Saatin Gölgesinde
Sesli Okuma

Zaman, duvarda asılı duran bir saat değildir yalnızca; o, görünmeyen bir nehir gibi içimizden akıp giden, sesini duymadığımız hâlde bizi kıyıdan kıyıya sürükleyen bir hırçın dalgadır. Biz çoğu zaman onun geçtiğini değil, geçtiğimiz yerleri konuşuruz. Oysa geçip giden biz değilizdir; bizde eksilen, bizden kopan zamandır.
Sabahları “daha çok var” diyerek ertelediğimiz işler, akşam olunca “nasıl geçti anlamadım” hayretine dönüşür. Bir mesajın ekran ışığında saatlerimizi bırakırız; bir tartışmanın hararetine ömrümüzden dakikalar atarız. Lüzumsuz sözlerin, faydasız kırgınlıkların, sonucu olmayan hesaplaşmaların içinde zamanın altın değerindeki parçalarını bozdururuz. Sonra da “yetişemiyorum” deriz hayata. Oysa yetişemediğimiz şey hayat değil, dağıttığımız zamandır.
Zaman cimridir; kimseye ikinci kez aynı anı vermez. Aynı sabahı iki defa yaşamayız, aynı gölgenin altında iki kez aynı düşünceye dalmayız. Bir annenin seslenişi, bir dostun kahkahası, bir çocuğun ilk kelimesi… Hepsi bir defalık mucizelerdir. Biz ise bu mucizeleri çoğu zaman sıradan sanır, asıl kıymeti olmayan şeylerin peşinde ömrümüzü tüketiriz. Saatlerce süren boş uğraşların ardından, beş dakikalık samimi bir sohbetin yerini tutacak hiçbir şey olmadığını fark ettiğimizde ise iş işten geçmiş olur.
Zaman, bize emanet edilmiş en adil hazinedir. Zengine de fakire de, güçlüye de güçsüze de günde yirmi dört saat verir. Fakat bu eşitlik, kullanışta bozulur. Kimi, o saatleri bir anlam inşa etmek için tuğla tuğla dizer; kimi de o tuğlaları hedefsizce savurur. Sonra biri bir eserle anılır, diğeri “vakit vardı ama…” diye başlayan cümlelerle.
Belki de en büyük yanılgımız, zamanın çok olduğunu sanmamızdır. “Daha gencim”, “nasıl olsa yaparım”, “ileride bakarım” dediğimiz her an, aslında geleceğin cebinden borç almaktır. Fakat geleceğin cebi deliktir; verdiğini geri istemez, sadece sessizce eksilir. Bir bakarız ki yapmayı düşündüklerimiz düşünce olarak kalmış, söylemeyi ertelediklerimiz içimizde düğüm olmuş.
Gereksiz meşguliyetler, modern çağın en süslü tuzaklarıdır. Sürekli meşgul olmak, verimli olmak demek değildir. Koşmak, ilerlemek değildir her zaman. Bazen en büyük kayıp, dolu görünen ama içi boş saatlerdir. Gün boyu yorulup da akşam “ne yaptım?” sorusuna cevap verememek, zamanın sessiz sitemidir.
Oysa zaman, doğru yere harcandığında bereketlenir. Bir kitabın satırlarında derinleştiğinde, bir ilmin peşine düşüldüğünde, bir gönle dokunulduğunda çoğalır sanki. Sevdiklerimize ayrılan bir saat, ömrün en kıymetli hatırasına dönüşebilir. Kendimizi geliştirmek için verdiğimiz emek, yıllar sonra karakterimizin temel taşı olur. Zaman, nereye konulursa onun şeklini alır; boşluğa bırakılırsa boşluk, anlamın içine bırakılırsa anlam olur.
Belki de mesele, zamanın azlığı değil; bizim onu hafife alışımızdır. Bir günün içindeki küçük anları fark etmeyi öğrensek, hayatın aslında ne kadar zengin olduğunu göreceğiz. Gün batımını gerçekten izlesek, bir duayı gerçekten hissederek etsek, bir işi gerçekten hakkıyla yapsak… Zaman bize yük değil, lütuf gibi görünecek.
Sonunda hepimiz aynı gerçekle yüzleşeceğiz: Harcadığımız para geri kazanılabilir, kaybettiğimiz eşya bulunabilir; fakat geçen bir dakika, artık hatıradan başka bir yerde yaşamaz. Zaman, geri dönmeyen tek misafirdir. Kapımızdan her çıkışında biraz daha eksiliriz.
Bu yüzden belki de yapmamız gereken, saatle yarışmak değil; onunla dost olmaktır. Gereksiz olanı azaltıp gerekli olana yönelmek… Faydasız sözleri kısmak, anlamlı cümleleri çoğaltmak… Ertelemek yerine başlamak… Çünkü zaman, kıymetini bilene geniş; bilmeyene dardır.
Ve hayat, aslında zamanın içinde değil; zamanın nasıl kullanıldığında gizlidir.
Bunu da oku

Acil Kan İhtiyacı!
Ömer Faruk Kotay · 24.03.2026

Mesafe Sünneti
Eğitimci Yazar Fethi Ahmet Öner’in kaleminden”MESAFE SÜNNETİ” Hayatın Engelsiz Tarafı www.hayattan.net ‘te
Fethi Ahmet Öner · 19.03.2026

Çanakkale Ruhu
Eğitimci yazar Mesut Hekimhan’ın kaleminden”ÇANAKKALE RUHU″ Hayatın Engelsiz Tarafı www.hayattan.net’te
Mesut Hekimhan · 18.03.2026

Tarihin Hafızası Sustuktan Sonra
