Zamanda Yolculuk Zamanı 27
Sesli Okuma

Bölüm 27:
“Üç Krallığın Gölgelerinde”
Zemin bir kere daha altlarından çekilmiş gibi oldu. Bedenlerini hafif bir serinlik sardı. Duman, sis ve bambu kokusu yüzlerine vurdu. Gözleri açıldığında kendilerini dar bir vadinin kıyısında, sisli bir bambu ormanının ortasında buldular.
Rüzgar hafifçe hışırdıyordu.
Bir yerlerde davul sesleri…
Bir yerlerde boru nefesleri…
Oğuz şaşkınlıktan nefesini tuttu:
“Arkadaşlar… bu koku… bu manzara… bu ses… Çin’deyiz. Üç Hanedanlık dönemindeyiz!”
Asya bambulara bakarak:
“Ne güzelmiş buralar. Sanki kung-fu filmi sete gelmiş gibiyiz.”
Suhan, yerdeki ayak izlerini incelerken:
“Dikkat edin… ayak izleri askeri nizama benziyor. Bu dönem savaş dönemiydi. Burası Wu, Wei ya da Shu’yu birbirinden ayıran sınır noktalarından biri olabilir.”
Tam o sırada bambuların içinden bir çatırtı duyuldu.
Bir grup asker, ellerinde mızraklar, zırhları parlayan omuzluklarıyla ortaya çıktı. Üzerlerinde Wei ordusunun mavi-siyah renkleri vardı. Askerlerin başındaki komutan sert bir sesle bağırdı:
“Kim var orada?!”
Asya kısık sesle:
“Allah’ım yine mi tutuklanıyoruz…”
Komutan yaklaşınca Suhan öne çıkıp eğildi:
“Yabancıyız. Yoldan saptık. Bir bilgeyi arıyoruz.”
Komutan şüpheyle baktı:
“Bu topraklarda yabancılar nadirdir. Ama söylediğiniz bilge… yoksa büyük stratejist Kongming’i mi arıyorsunuz?”
Oğuz’un gözleri büyüdü:
“Kongming… Yani… Zhuge Liang!”
Asya yanıtladı:
“Evet evet onu arıyoruz. Kendisiyle uzun bir çay sohbetimiz var.”
Komutan bir anlık şaşkınlığın ardından buyurdu:
“O halde sizi Shu Krallığı sınırına götüreceğiz. Cao Cao’nun topraklarında böyle lafları uluorta söylemek bile idam sebebidir.”
Suhan fısıldadı:
“Demek Wei topraklarındayız… kötü başlangıç.”
Cao Cao’nun Sarayında
Askerler onları zırhlı atlara bindirerek büyük bir kaleye götürdüler. Kalenin duvarlarında kırmızı bayraklar dalgalanıyor, kapıda devasa ejderha motifi işlenmişti. Ahşap kapılar açıldığında içeride bir taht salonu belirdi.
Tahtın önünde duranı görünce Oğuz’un dizleri titredi.
Kendine has bıyıkları, sert bakışları, siyah ipek kaftanı ve altın işlemeli başlığıyla kudretli hükümdar Cao Cao, sarayın ortasında duruyordu.
Asya Suhan’a fısıldadı:
“Bu adam hep kötü gösterilir ama burada daha ciddi görünüyor.”
Cao Cao ağır adımlarla yaklaştı:
“Yabancılar. Kıyafetleriniz, konuştuklarınız, tavırlarınız… hiçbir eyalete benzemiyor. Nereden geliyorsunuz?”
Suhan kendini toparlayarak:
“Uzak diyarlardan. Bilge Liang ile görüşmek istiyoruz.”
Cao Cao’nun bakışları keskinleşti.
“Zhuge Liang mı? O adam Shu’nun hizmetindedir. Neden onunla görüşmek istersiniz?”
Asya alttan alta sırıtıyordu:
“Biraz… danışmanlık alacağız da. Strateji, taktik, yol haritası… öyle şeyler.”
Cao Cao uzun bir sessizliğin ardından:
“Sizi hemen Shu’ya göndermek yerine… sizin zekânızı test etmeyi tercih ederim.”
Oğuz Suhan’a fısıldadı:
“Zeka testi mi? Abi inşallah matematik değildir…”
Cao Cao elini kaldırdı.
“Bu gece savaş meclisi var. Siz de katılacaksınız. Eğer söyledikleriniz mantıklı olursa… Liang’a gitmenize izin veririm. Yoksa…”
Asya devamını kendi söyledi:
“Başımız gider biliyorum.”
Cao Cao başını salladı:
“Güzel anlamışsın.”
Wei Savaş Meclisi
Gece olduğunda büyük bir savaş masası kuruldu. Üzerinde dağlar, nehirler ve küçük tahta askerlerle dolu bir harita modeli vardı. Generaller sırayla konuşurken Cao Cao, Suhan’a döndü.
“Söyle yabancı bilgin. Wu’nun doğu sınırından saldırı bekliyoruz. Ne yapmalıyız?”
Suhan haritayı inceleyip net bir sesle konuştu:
“Güneydeki nehir kıvrımını daraltırsanız düşman donanması sıkışır. Ayrıca orman hattına yakın sis çukurları var. Sabah sisinden faydalanabilirsiniz.”
Generaller şaşkınlıktan homurdanmaya başladı. Cao Cao ise memnuniyetle gülümsedi:
“Demek sis taktiği… Bu fikri sevdim.”
Asya işin mizahını yine kaçırmadı:
“Cao amca, yalnız sis olmasa duman makinesi de olur, bizde çok var.”
Oğuz başını ellerine gömdü:
“Ablaa…”
Suhan hemen toparladı:
“Demek istediğimiz… sis bu bölgede mevsimsel olarak yoğun.”
Cao Cao başıyla onayladı:
“Tehlikeli ama zeki insanlarsınız. Sizi Liang’a götürmeleri için korumalarımı göndereceğim.”
Zhuge Liang’ın Çadırı
Uzun bir gece yolculuğundan sonra sabahın ilk ışıklarıyla bambu ormanından yükselen tütsü kokuları onları karşıladı. Kushan kumaşlarından yapılmış beyaz çadırların ortasında, elinde tüy yelpazesiyle oturan biri vardı.
Kongming…
Bilinen adıyla Zhuge Liang.
Sakin yüzü, derin bakışları ve tüy yelpazesinin ritmik sallanışı ile adeta fırtınanın sessiz merkezinde duruyordu.
Liang’ın gözleri onlara çevrildi.
“Uzaklardan gelen yolcular… zamanın dokusu üzerinize sinmiş. Neden beni aradığınızı söyleyin.”
Suhan:
“Zaman yolculuğu yapıyoruz. Bilgeliğinizden faydalanmak istiyoruz.”
Liang tüy yelpazesini yavaşça kapattı.
“Zaman… rüzgâr gibidir. Ne tutulur, ne tamamen serbest bırakılır. Siz rüzgârın içinden geçensiniz.”
Asya gülümsedi:
“Bilge amca, seninkiler hep böyle şiirsel mi?”
Liang yumuşak bir tebessümle:
“Gerçekler bazen kelimelerle düzelir.”
Oğuz heyecanla:
“Peki sayın bilge, bizim dönmemiz için bir yol biliyor musunuz?”
Liang gözlerini kapadı, elini toprak üzerine koydu ve toprağın enerjisini dinliyormuş gibi bekledi.
“Gök kubbenin çizgisinde bir kırılma var. Siz bir kapı açmışsınız. O kapı kapanmadan önce kendi frekansınızı bulmalısınız. Bunun için… Wu topraklarındaki Kızıl Uçurum’a gitmeniz gerek.”
Asya şaşırdı:
“Red Cliff mi? Aa film vardı bu!”
Suhan derin nefes aldı:
“Doğru yer… Doğru zaman… Kapı orada açılabilir.”
Liang’ın sesi bir kez daha yankılandı:
“Gidin. Çünkü zaman sizi ya içine çeker… ya da sonsuza dek yabancı kılar.”
Yeni Görev: Kızıl Uçurum
Kongming’in çadırından ayrılırken rüzgâr yüzlerine vurdu. Uzakta Wu tarafından gelen boru sesleri duyuldu.
Aytunç iç çekti:
“Yine savaşın ortasında kalacağız galiba.”
Asya kol çantasını düzelterek:
“Neyse… Roma’dan sonra Çin de fena değil. Bari dönüş yolunu bulalım.”
Suhan kristaline dokundu:
“Liang haklı. Her kullandığımız kristal bir frekans izi bırakıyor. Kızıl Uçurum’daki enerji yoğunluğu dönüş için uygun olabilir.”
Oğuz ufka baktı:
“Efsanevi Red Cliff… Gidiyoruz.”
Ve dört arkadaş, bambu yapraklarının arasından savaş rüzgârlarına doğru ilerledi.
Bu kez hedef:
Hem tarihin akışına şahit olmak…
Hem de kendi zamanlarına geri dönebilmekti.
Ama onları orada bekleyen şey…
Sıradan bir savaş değildi.
Dönüş kapısının kaderi… Kızıl Uçurum’un ateşinde saklıydı.
-Bölüm Sonu-
Mesut Hekimhan
Eğitimci Yazar
mesuthan@gmail.com
Bunu da oku

Gülümseyen Fotoğrafların Ardındaki Sessizlik
ESMA SÜLÜ‘NÜN KALEMİNDEN”Gülümseyen Fotoğrafların Ardındaki Sessizlik”Hayatın Engelsiz Tarafı www.hayattan.net’te
Esma Sülü · 01.04.2026

⏳ Saatçi
Eğitimci yazar Mesut Hekimhan’ın kaleminden”SAATÇİ″ Hayatın Engelsiz Tarafı www.hayattan.net’te
Mesut Hekimhan · 31.03.2026

Başımız Sağ Olsun
BAŞIMIZ SAĞ OLSUN
Ömer Faruk Kotay · 29.03.2026

