Bazı tarihler vardır; takvimlerde yalnızca bir günü göstermez, bir milletin kader değiştirdiği eşiği işaret eder. 29 Ekim 1923 de böyle bir tarihtir. O gün Ankara’da ilan edilen Cumhuriyet, yalnızca devletin yönetim biçimini değiştirmemiş; yüzyıllardır yönetilen bir millete, kendi geleceğinin sahibi olduğunu hatırlatmıştır.
Cumhuriyet, bir gecede kurulmuş gibi görünse de gerçekte uzun ve çetin bir yolculuğun eseridir. Onun temellerinde Çanakkale’nin geçilmez siperleri, Samsun’a çıkan kararlı bir adım, Erzurum ve Sivas kongrelerinde yükselen millî irade, Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi, Sakarya’nın kanla sulanmış tepeleri ve Dumlupınar’da kazanılan büyük zafer vardır.
Bu sebeple Cumhuriyet’in mürekkebi yalnız siyasetçilerin kaleminden çıkmamıştır.
Onu cephedeki asker kanıyla, kağnısının başındaki Anadolu kadını alın teriyle, son ekmeğini orduya veren köylü fedakârlığıyla yazmıştır. Cumhuriyet, adı bilinen komutanlar kadar mezarının yeri bile bilinmeyen kahramanların eseridir.
Bir Gecede Söylenen, Yüzyıllara Ulaşan Cümle
1923 yılının ekim ayı sonlarında Ankara’da bir hükûmet bunalımı yaşanıyordu. O dönemin sisteminde bakanlar Meclis tarafından ayrı ayrı seçiliyor, bu durum hükûmetin kurulmasını ve uyum içinde çalışmasını güçleştiriyordu. 27 Ekim’de hükûmetin istifası üzerine yeni bir kabine oluşturulamadı.
Bu bunalım, aslında yalnız bir hükûmet meselesi değildi. Millî Mücadele’yi kazanmış yeni Türk devletinin yönetim şeklinin artık açıkça belirlenmesi gerekiyordu.
28 Ekim 1923 akşamı Mustafa Kemal Paşa, Çankaya Köşkü’nde arkadaşlarına tarihî kararını bildirdi:
“Yarın Cumhuriyet’i ilan edeceğiz.”
Söylenmesi birkaç saniye süren bu cümlenin ardında yıllar süren savaşlar, göçler, işgaller, yoksulluklar ve fedakârlıklar vardı. Bir devletin kuruluşunu haber veren bu söz, aynı zamanda bir milletin kendi kaderi üzerindeki hâkimiyetini ilan ediyordu.
Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa o gece anayasa değişikliği teklifini hazırladılar. Ertesi gün teklif önce Halk Fırkası Grubunda, ardından Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşüldü.
29 Ekim 1923 gecesi 364 sayılı Kanun kabul edildi ve Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’na şu hüküm eklendi:
“Türkiye Devleti’nin şekl-i hükûmeti Cumhuriyettir.”
Ardından yapılan seçimde Mustafa Kemal Paşa, oylamaya katılan 158 milletvekilinin tamamının oyuyla Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı seçildi.
Meclis binasının duvarları “Yaşasın Cumhuriyet!” sesleriyle titrerken Ankara semalarında top sesleri yükseldi. Fakat o toplar savaşın başladığını değil, milletin hâkimiyetinin resmen ilan edildiğini duyuruyordu.
Yıllardır ölüm haberi taşıyan top sesleri, bu defa bir milletin yeniden doğuşunu müjdeliyordu.
Cumhuriyet Yalnızca Bir Yönetim Şekli Değildir
Cumhuriyet kelimesi, “halk” anlamındaki “cumhur”dan gelir. En sade anlatımıyla Cumhuriyet, devlet yönetiminin bir kişiye veya hanedana ait olmadığı; egemenliğin millete dayandığı yönetim biçimidir.
Fakat Cumhuriyet’i yalnızca bir sözlük tanımına sığdırmak, onun taşıdığı tarihî ve ahlâkî anlamı eksik bırakır.
Cumhuriyet, köylünün “tebaa” değil “vatandaş” olmasıdır.
Bir yoksul çocuğun, ailesinin adı veya serveti ne olursa olsun okuyabilmesidir.
Bir kız çocuğunun okul kapısından içeri girerek öğretmen, hekim, mühendis, sanatçı ve milletvekili olabilmesidir.
Kanun karşısında ayrıcalıklı kişilerin değil, eşit vatandaşların bulunmasıdır.
Devlet makamlarının bir aileden diğerine miras kalmaması; millete hizmet etmek üzere, milletin iradesiyle belirlenmesidir.
Cumhuriyet, kimsesizlerin kimsesidir. Ancak bu söz, devletin yalnız yoksullara yardım etmesi anlamına gelmez. Asıl anlamı, hiçbir vatandaşın kendisini devletinin karşısında sahipsiz hissetmemesidir.
Çünkü Cumhuriyet’te devlet bir hanedanın mülkü, millet de onun hizmetkârı değildir. Devlet milletindir; yönetenler ise millet adına sorumluluk üstlenen görevlilerdir.
Bu anlayış, Türk milletinin tarihinden kopuş değil; millî hâkimiyet temelinde başlayan yeni bir safhadır. Binlerce yıllık devlet geleneğimiz, Cumhuriyet’le birlikte millet iradesine dayanan çağdaş bir şekle kavuşmuştur.
Cumhuriyet Hazır Bir Miras Değil, Devam Eden Bir Vazifedir
Cumhuriyet’in ilanıyla bütün meseleler bir gecede çözülmedi.
Ülke savaştan çıkmıştı. Nüfusun önemli bir bölümü okuma yazma bilmiyor, salgın hastalıklar can alıyor, sanayi ve ulaşım imkânları son derece sınırlı bulunuyordu. Pek çok şehir yanmış, binlerce çocuk yetim kalmıştı.
Cumhuriyet bir mucize değneği değildi.
Fakat milletin kendi yaralarını kendi iradesiyle sarabilmesinin yolunu açtı.
Okulların kurulması, eğitimin yaygınlaştırılması, sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi, kadınların toplumsal ve siyasal hayatta güçlenmesi, hukuk düzeninin yenilenmesi ve ekonomik bağımsızlığın kazanılması bu yol üzerinde atılan büyük adımlardı.
Bu nedenle Cumhuriyet tamamlanmış bir bina değil, her neslin yeni bir taş koymakla sorumlu olduğu büyük bir eserdir.
Onu yalnızca törenlerde hatırlamak, bayraklarla süslenmiş caddelerde kutlamak ve birkaç güzel söz söylemek yeterli değildir. Cumhuriyet’i yaşatmak; çalışmakla, üretmekle, okumakla, adaleti savunmakla ve milletin ortak değerlerini korumakla mümkündür.
Cumhuriyet bizden yalnız sevgi değil, sorumluluk da ister.
Bir öğrenci dersine çalışırken…
Bir öğretmen hiçbir öğrencisinden ümidini kesmezken…
Bir hâkim kararını yalnız adalete göre verirken…
Bir hekim hastasının kimliğine bakmadan yarasını sararken…
Bir çiftçi toprağını işlerken…
Bir asker sınırda nöbet tutarken…
Bir vatandaş başkasının hakkını kendi hakkı kadar değerli görürken Cumhuriyet yaşamaya devam eder.
Çünkü Cumhuriyet yalnız devletin nasıl yönetileceğini değil, vatandaşın nasıl bir ahlâka sahip olması gerektiğini de düşündürür.
Hakkını bilen fakat sorumluluğunu unutmayan…
Özgürlüğünü savunan fakat başkasının özgürlüğüne saygı gösteren…
Geçmişini bilen fakat geleceğe yürümekten korkmayan…
Farklılıkları düşmanlık değil, ortak vatanın zenginliği sayan insanlara ihtiyaç duyar.
En Büyük Tehlike Unutmaktır
Milletlerin başına gelen en büyük felaket yalnız yenilmek değildir. Hangi bedellerle ayağa kalktığını unutmaktır.
Cumhuriyet’in hangi şartlarda kurulduğunu bilmeyen bir nesil, sahip olduğu hakların değerini de anlayamaz. Oy kullanmanın, eğitim görmenin, düşüncesini söylemenin ve kanun önünde vatandaş sayılmanın kendiliğinden ortaya çıktığını zanneder.
Oysa bugün bize sıradan görünen pek çok hak, geçmişte birilerinin hayaliydi.
Bir köy çocuğunun okuyabilmesi…
Bir kadının seçimlerde oy kullanabilmesi ve milletvekili seçilebilmesi…
Bir vatandaşın yöneticiler karşısında kul değil, hak sahibi birey kabul edilmesi…
Bunların her biri uzun mücadelelerin sonucudur.
Cumhuriyet’in değerini anlamak için yalnız onun kazandırdıklarına değil, ondan önce ödenen bedellere de bakmak gerekir. Sakarya’da isimsiz bir mezarın başına eğilmeden, cepheye mermi taşıyan kadınların nasırlı ellerini düşünmeden ve savaş yetimlerinin sessizliğini duymadan 29 Ekim’in mânâsı bütünüyle kavranamaz.
Cumhuriyet’i korumanın ilk şartı onu doğru öğrenmek, ikinci şartı ise yeni nesillere doğru anlatmaktır.
Tarihi efsanelerle değil, belgelerle; kuru bilgilerle değil, insan hikâyeleriyle öğretmeliyiz. Çocuklarımız 29 Ekim’i yalnızca bir bayram günü olarak değil, “Egemenlik kime aittir?” sorusuna verilmiş tarihî cevap olarak tanımalıdır.
“Ben de Millet miyim?”
Cumhuriyet’in en güzel tarifini belki de küçük bir çocuğun sorusunda bulabiliriz:
“Ben de millet miyim?”
Evet…
Dağ köyündeki çocuk da millettir, büyük şehirdeki de…
Zengin de millettir, yoksul da…
Kadın da millettir, erkek de…
Farklı düşüncelere, hayatlara ve kültürel özelliklere sahip insanlar da aynı milletin eşit vatandaşlarıdır.
Cumhuriyet’in özü, bu soruya tereddüt etmeden “Evet,” diyebilmektir.
Fakat ardından şu cümleyi de eklemek gerekir:
“Sen millet olduğun için yalnız haklara değil, sorumluluklara da sahipsin.”
Bu vatanı sevmek, onu yalnız sözle övmek değildir. Vatanını seven insan görevini iyi yapar, kamu malını korur, haksızlığa ortak olmaz, milletinin birliğini zedelemez ve kendisinden sonraki nesillere daha güzel bir ülke bırakmak için çalışır.
Cumhuriyet, her vatandaşın omzuna konulmuş kutlu bir emanettir.
Daima Yarın
28 Ekim gecesi söylenen, “Yarın Cumhuriyet’i ilan edeceğiz,” cümlesindeki “yarın”, yalnızca 29 Ekim 1923 değildi.
O yarın, bugün de devam etmektedir.
Okula ilk kez başlayan her çocuk Cumhuriyet’in yarınıdır.
Laboratuvarda çalışan bilim insanı, sınıfına umutla giren öğretmen, toprağını alın teriyle işleyen çiftçi ve vatan nöbetindeki Mehmetçik Cumhuriyet’in yarınıdır.
Cumhuriyet, geçmişte kazanılmış bir zafer olduğu kadar geleceğe verilmiş bir sözdür.
Bu sebeple 29 Ekim’i kutlarken yalnız gurur duymamalı, kendimize şu soruyu da sormalıyız:
Biz, uğruna nice canların verildiği bu emaneti gelecek nesillere nasıl bırakacağız?
Daha adaletli mi?
Daha eğitimli mi?
Daha güçlü, daha üretken ve daha huzurlu mu?
Yoksa yalnız geçmişin başarılarıyla övünüp geleceğe karşı sorumluluğumuzu mu unutacağız?
Cumhuriyet’in gerçek bayramı, bu sorulara verdiğimiz cevaplarda saklıdır.
29 Ekim 1923 gecesi Ankara’da yakılan ışık hâlâ yanıyor. O ışığın sönmemesi, yalnız devlet adamlarının değil, kendisini bu milletin bir ferdi kabul eden herkesin görevidir.
Çünkü Cumhuriyet bir kişinin, bir zümrenin veya bir dönemin eseri değildir.
Cumhuriyet milletindir.
Onu kuranlara rahmet, yaşatanlara minnet, sonsuza kadar koruyacak nesillere güvenle…
Yaşasın Cumhuriyet!
Mesut Hekimhan
Eğitimci Yazar






