“Balkan Harbi: Geride Kalan Evler, Anadolu’ya Taşınan Hatıralar”
Bir evden ayrılırken insan kapıyı kilitler. Fakat bir vatandan ayrılmak zorunda kalınca hangi kapıyı kapatacağını bilemez. Ardında yalnız odalar kalmaz; annesinin sesi, babasının mezarı, çocukluğunun sokağı, ilk öğrendiği dua ve her sabah gölgesine oturduğu ağaç da kalır.
Balkan Harbi’ni anlatırken haritalara bakarız. Sınırlar değişir, ordular çekilir, şehirlerin üzerine başka bayraklar asılır. Oysa haritada küçücük görünen bir yerin içinde binlerce insanın bütün ömrü vardır.
Rumeli’nin kaybı, böyle bir kayıptı.
Bir millet, yüzyıllardır ev bildiği topraklardan ayrılırken yanında taşıyabildiği birkaç eşyanın içine koca bir geçmişi sığdırmaya çalıştı. Sandıklara çamaşırlar konuldu; fakat hatıralar sığmadı. Bohçalara ekmek sarıldı; fakat hasret sarılamadı. Çocuklar arabalara bindirildi; mezarlardaki büyükler geride kaldı.
Ve 1912 sonbaharında, yapraklardan önce insanların yurtlarından koptuğu bir mevsim başladı.
8 Ekim 1912’de Karadağ’ın Osmanlı Devleti’ne savaş ilan ederek İşkodra yönünde harekete geçmesiyle Birinci Balkan Savaşı başladı. Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan’ın da katılmasıyla Osmanlı Devleti, Rumeli’de birden fazla cephede mücadele etmek zorunda kaldı. Trablusgarp Savaşı henüz sürerken gelen bu saldırı, zaten ağır sorunlar yaşayan devleti yeni bir felaketle karşı karşıya bıraktı.
Rumeli, Osmanlılar için uzak bir sınır bölgesi değildi. Devletin kuruluşundan itibaren büyüdüğü, şehirler kurduğu, yollar açtığı ve kuşaklar yetiştirdiği başlıca coğrafyalardan biriydi. Edirne bir zamanlar başkent olmuştu. Selânik ticaretin, siyasetin ve düşünce hayatının önemli merkezlerindendi. Üsküp’ün köprüleri, Manastır’ın mektepleri, Prizren’in çarşıları aynı geniş tarihî dünyanın parçalarıydı.
Bu topraklarda yalnız askerî hâkimiyet kurulmamıştı. Bir hayat kurulmuştu.
Camilerle birlikte çeşmeler yapılmış; hanlarda yolcular ağırlanmış, vakıflarda yoksullar gözetilmiş, tekkelerde şiirler ve ilahiler söylenmişti. Türkler, Arnavutlar, Boşnaklar ve başka topluluklar, farklı diller ve inançlarla aynı coğrafyanın tarihini paylaşmışlardı. Rumeli’nin kültürü de bu uzun temasların içinde şekillenmişti.
Balkan Harbi, işte bu hayatın dokusunu parçaladı.
Osmanlı ordusunun yenilgisi yalnız düşmanın gücüyle açıklanamaz. Seferberlikteki aksaklıklar, ulaşım ve ikmal yetersizlikleri, birliklerin hazırlık eksikliği, komuta sorunları ve siyasetin askerî hayat üzerindeki etkisi bir araya geldi. Kâğıt üzerindeki asker sayısı ile cepheye ulaştırılabilen kuvvet aynı değildi. Silahın bulunması, onun zamanında doğru yere gönderilebildiği anlamına gelmiyordu.
Bir askerin cesur olması, açlığını gidermez. Vatan sevgisi, eksik cephanenin yerini doldurmaz. Kahramanlık, doğru haberleşme ve sağlam bir savaş planı olmadan ağır bedeller ödeyebilir.
Rumeli’yi kaybeden yalnız cephedeki asker değildi. Cephedeki askeri gereğince hazırlayamayan ve destekleyemeyen düzen de bu kaybın içindeydi.
Tarihimizin bu sayfasına bakarken cesareti teslim etmeli, hataları da görmeliyiz. Çünkü ölülerimize karşı sorumluluğumuz, onları yalnız övmekten ibaret değildir. Hangi şartlarda kaybedildiklerini anlamak da onlara duyduğumuz saygının gereğidir.
Savaşın ilk haftalarında cephelerden gelen haberler ağırlaştı. Kırklareli ve Lüleburgaz çevresindeki yenilgilerden sonra Osmanlı ordusu Çatalca hattına çekildi. Batıda Kumanova yenilgisi Makedonya’daki çözülmeyi hızlandırdı. Rumeli’nin birbirinden uzak şehirleri, art arda gelen kayıp haberleriyle aynı acıda birleşti.
Kasım 1912’de Selânik Yunan ordusunun eline geçti.
Selânik…
Bir şehrin adını söylerken insan bazen bir kapının kapanışını duyar.
Mustafa Kemal’in doğduğu şehir de kaybedilmişti. Annesi Zübeyde Hanım ile kız kardeşi Makbule göç etmek zorunda kaldı. Böylece Balkan Harbi, onun için askerî bir felaketin yanında kendi ailesinin ve baba ocağının kaybı anlamını da taşıdı.
İleride Millî Mücadele’ye önderlik edecek bir subay, vatan kaybının insanın en yakınlarına nasıl dokunduğunu görüyordu. Bir şehrin kaybedilmesi, annesinin bir daha aynı sokakta yürüyememesi demekti. Devletin sınırları değişirken bir ailenin hayatı da değişmişti.
Bu acı yalnız onun ailesine ait değildi. Binlerce evde aynı haber bekleniyor, aynı sorular soruluyordu: Gidecek miyiz? Nereye? Kimi yanımızda götürebileceğiz? Kim geride kalacak?
Her yerde aynı hızla çözülme yaşanmadı. Edirne, Yanya ve İşkodra gibi şehirlerde uzun direnişler gösterildi. Şükrü Paşa’nın savunduğu Edirne, kuşatma ve ağır mahrumiyetin ardından 26 Mart 1913’te düştü. Yanya mart ayında, İşkodra ise nisan ayında kaybedildi.
Bu şehirlerin direnişi, yenilginin bütün askerleri ve bütün cepheleri aynı hüküm altında toplamasına engeldir. Tarih, bozgunun içinde vazifesini sonuna kadar yapanları da hatırlamalıdır.
Edirne’de Selimiye’nin minareleri duruyordu. Fakat onları seyreden insanlar, artık şehirlerinin kaderini belirleyemiyordu. Bir yapının ayakta kalması ile onu yapan milletin orada güven içinde yaşayabilmesi aynı şey değildi.
Savaş sürerken yollara muhacir kafileleri çıktı. Türk ve diğer Müslüman siviller; şiddet, korku, açlık ve yerinden edilme baskısıyla evlerini terk ediyordu. İnsanlar İstanbul’a ve Anadolu’ya ulaşmaya çalışıyor; uzun yolculuklarda hastalık, soğuk ve yoksullukla mücadele ediyordu. Balkan yenilgilerinin ardından Rumeli’den gelen göç, Anadolu’nun nüfusunu ve toplumsal hafızasını derinden etkiledi.
Bu kafileleri zihnimizde canlandırdığımızda, tarihî bir fotoğrafın sessizliğiyle karşılaşırız: Çamurlu bir yol, yorgun bir hayvan, üzerine yatak ve birkaç kap kacak yüklenmiş bir araba… Yanında yürüyen bir baba, kucağındaki çocuğu soğuktan korumaya çalışan bir anne…
Böyle bir yolculukta insanın eşyaları giderek azalır. Önce taşınamayacak kadar ağır olanlar bırakılır. Sonra yiyecek tükenir. Sonra yorgunluk, konuşacak gücü de alır.
Fakat bazı şeyler bırakılmaz.
Bir evin anahtarı, artık dönülemeyecek bir kapıyı açamayacağını bile bile taşınır. Küçük bir mushaf, aile fotoğrafı yahut işlemeli bir örtü, geçmişle kalan son bağ olur. İnsan bazen bir avuç eşyanın içinde kendi kimliğini korumaya çalışır.
Göçün ağırlığı burada saklıdır: Uzaklaşılan yer, yol uzadıkça insanın içinde büyür.
Muhacirler Anadolu’ya yalnız acı getirmediler. Çalışma alışkanlıklarını, yemeklerini, türkülerini, el işlerini, konuşma biçimlerini ve aile hatıralarını da taşıdılar. Yeni hayatlar kurdular; tarlalar işlediler, dükkânlar açtılar, çocuklarını okuttular.
Rumeli, Anadolu’nun kültüründe yaşamaya devam etti.
Bir sofrada börek oldu. Bir düğünde ezgiye dönüştü. Bir ninenin konuşmasında kaldı. Çocuklara verilen bir isimde, evde anlatılan eski bir hikâyede ve kaybedilmiş bir şehrin ısrarla hatırlanışında yer buldu.
Bu yüzden Rumeli’yi yalnız sınırlarımızın dışında aramak eksik kalır. Onun bir parçası ailelerimizin hafızasında, gündelik hayatımızın içinde ve Türkçemizin sesinde yaşamaktadır.
Savaşın sonunda felaketin içinde sınırlı bir dönüş de yaşandı. Balkan devletleri bu defa paylaşılan topraklar üzerinde birbirleriyle mücadeleye girişti. Osmanlı kuvvetleri bu fırsattan yararlanarak Temmuz 1913’te Edirne’yi geri aldı. 29 Eylül 1913 tarihli İstanbul Antlaşması, Osmanlı-Bulgar sınırının yeniden düzenlenmesini sağladı.
Edirne’ye dönüş büyük bir sevinçti. Fakat Selânik’e, Manastır’a, Üsküp’e ve nice baba ocağına aynı dönüş yaşanmadı.
Rumeli’nin kırılan kalbi, bir şehrin geri alınmasıyla bütünüyle iyileşemedi.
Balkan Harbi’nin bıraktığı dersler ağırdır. Devletin hazırlığı, ordunun disiplini, yöneticilerin sorumluluğu ve toplumun dayanışması, bir felaket geldiğinde somut sonuçlarını gösterir. İhmal edilen her tedbirin bedelini cephede asker, yolda sivil öder.
Vatan sevgisi bu nedenle çalışmayı gerektirir. Bilgiyi, liyakati, adaleti ve ortak sorumluluğu gerektirir. Şehitlerin hatırasına duyulan saygı, yaşayanların güvenliğini sağlama görevine dönüşmelidir.
Aynı hafıza bize başka bir ahlaki vazife de yükler: Göçün ve yerinden edilmenin acısını anlamak. Bir zamanlar kapısını kilitleyip yollara düşen kendi büyüklerimizi hatırladığımızda, evini kaybetmiş bir insanın yüzündeki kederi daha iyi okuyabiliriz.
Rumeli’nin acısını yaşatmak, bugünün insanlarına düşmanlık taşımayı gerektirmez. Hatırlamak; mazlumun hakkını, tarihî hakikati ve kültürel mirası korumakla anlam kazanır. Merhametimizi kaybedersek geçmişte acı çeken insanların bize bıraktığı en kıymetli emaneti de kaybetmiş oluruz.
Bugün eski bir Rumeli türküsü duyulduğunda neden bazı gözler uzaklara dalar?
Belki ezginin içinde büyükannesinin hiç dönmediği bir sokak vardır. Belki dedesinin anlatırken sustuğu bir köy… Belki artık aileden kimsenin yerini bilmediği bir mezar…
Balkan Harbi’nin üzerinden bir asırdan fazla zaman geçti. Göç yollarındaki tekerlek izleri silindi. O kafilelerin insanları hayattan çekildi. Fakat onların taşıdığı hatıra, sonraki kuşaklara kaldı.
Biz o hatırayı okuyabildiğimiz ölçüde vatanın kıymetini daha derinden anlayacağız.
Çünkü vatan bazen insanın doğduğu evdir; bazen de bir daha dönmemek üzere ayrılırken son kez baktığı kapı.
Rumeli’den ayrılanlar, o kapıların önünde ömürlerinden bir parça bıraktılar. Anadolu’da kurdukları yeni hayatlara ise yaşama iradelerini, inançlarını ve çocuklarına bırakmak istedikleri geleceği taşıdılar.
Onları rahmetle anıyoruz.
Cephede şehit düşenleri, kuşatmalarda direnenleri, göç yollarında kaybedilenleri ve acısını içine gömerek yeniden hayat kuranları…
Rumeli’nin hatırası bize, üzerinde huzurla yürüdüğümüz toprağın ne büyük bir emanet olduğunu anlatsın. Bir çocuğun kendi evinde korkmadan uyuyabilmesinin, bir annenin evladını yarın aynı yerde görebileceğini bilmesinin kıymetini hatırlatsın.
Ve bir daha hiçbir anne, çocuğuna doğduğu köyü ancak uzak bir hatıra olarak anlatmak zorunda kalmasın.
Mesut Hekimhan
Eğitimci Yazar






