Geçenlerde bir apartmanın önünde yaşanan küçük bir tartışmaya şahit oldum. İki insan, birkaç dakikalık bir park yeri meselesi yüzünden birbirine söylemedik söz bırakmadı. Sesler yükseldi, yüzler gerildi, öfke büyüdü. Oysa tartışan iki insanın da aynı sokakta yaşadığını, belki her sabah aynı fırından ekmek aldığını, belki de aynı sıkıntılarla güne başladığını düşündüm. Birkaç dakika sonra herkes kendi yoluna gitti. Ne bir özür vardı ne de geride kalan bir mahcubiyet. Birbirinin yüzüne öfkeyle bakan bu insanlar, muhtemelen ertesi gün aynı sokakta yeniden karşılaşacaklardı. O an aklımdan şu soru geçti: Ne oldu da aynı şehirde, aynı sokakta yaşayan insanlar birbirlerine bu kadar yabancılaştı? Üstelik mesele yalnızca bir park yeri değildi. Sanki hepimiz, hayatın görünmeyen bir yerinde biriktirdiğimiz öfkeyi, en küçük fırsatta birbirimizin üzerine boşaltmaya başlamışız.
Benim yaşlarda olanlar çocukluk günlerimizi bir hatırlayalım. Mahalle dediğimiz yer, yalnızca evlerin sıralandığı bir sokak değildi. Birbirimizin kapısını çalabildiğimiz, akşamüstü sokakta karşılaştığımızda hâl hatır sorduğumuz, bir tabak yemeği komşuyla paylaşmaktan mutluluk duyduğumuz bir yaşam biçimiydi. Bir evde yemek piştiğinde kokusu diğer evlere kadar ulaşır, birinin başına bir sıkıntı geldiğinde mahalleli kendiliğinden yardıma koşardı. Sokakta herkes birbirini çok iyi tanırdı sanki bir evin bireyleri gibiydi yabancı biri geçtiğinde hemen fark edilirdi. Çocuklar sokakta birlikte büyür, büyükler birbirinin derdini bilirdi. Şimdi ise yüksek katlı binalarda, birbirimizin duvarına komşu, aynı çatı altında lakin hayatta yabancı gibi yaşıyoruz maalesef. Aynı asansöre biniyor, aynı otoparkı kullanıyor, bazen her gün karşılaşıyoruz ama birbirimizin adını bile bilmiyoruz. Eskiden komşunun kapısını çalmak için bir sebep aramazdık; bugün kapısını çalmak için önce haklı bir gerekçe bulmaya çalışıyoruz. Belki de kaybettiğimiz şey yalnızca eski mahalleler değil, insanı insana bağlayan o görünmez duygusal bağlar.
İnsan davranışlarının arkasında çoğu zaman fark etmediğimiz nedenler vardır. Kalabalık şehirlerde yaşamak, sürekli gürültüye, trafiğe, zamana yetişme telaşına ve bitmek bilmeyen uyaranlara maruz kalmak, günlük hayatın yükünü ağırlaştırıyor. Sabah evden çıkarken başlayan mücadele, iş yerinde, trafikte, markette ve eve dönüş yolunda devam ediyor. Bir yere yetişmeye çalışırken önümüze çıkan her engel, bazen tahammül sınırlarımızı biraz daha zorluyor. Trafikte bir aracın önümüze geçmesi, markette sıranın uzaması, birinin yanlışlıkla omzumuza çarpması, normal şartlarda önemsemeyeceğimiz olayları birer öfke nedenine dönüştürebiliyoruz. Elbette her tartışmayı kalabalığa bağlamak doğru değil. Ancak insanın sürekli baskı altında hissettiği bir yaşamın, sabrını ve başkalarına ayırabileceği enerjiyi tüketebileceğini de görmezden gelemeyiz. Belki de sokaklarda birbirimize gösterdiğimiz tahammülsüzlük, yalnızca karşımızdaki insana duyduğumuz öfkenin değil, kendi hayatımızda biriktirdiğimiz yorgunluğun dışa vurumudur bence.
Maddi ihtiyaçların karşılanması, mutlu ve sağlıklı bir toplumsal yaşam için tek başına yeterli midir? Bugün şehirlerimizde her türlü imkâna ulaşabiliyor, birkaç dakika içinde istediğimiz ürünü sipariş edebiliyor, dünyanın öbür ucundaki insanlarla iletişim kurabiliyoruz. Peki, neden birbirimize az zaman ayırıyoruz ya da hiç ayıramıyoruz? Belki de bu sorunun cevaplarından biri, modern yaşamın bize sunduğu görünmez yalnızlıkta saklıdır. Artık birçoğumuz, günün önemli bir bölümünü ekranların karşısında geçiriyoruz. Sabah gözümüzü açar açmaz telefonumuza uzanıyor, daha yatağımızdan kalkmadan başkalarının hayatlarına bakmaya başlıyoruz. Kimin nereye gittiğini, ne yediğini, nasıl giyindiğini, hangi başarıyı elde ettiğini öğreniyoruz. Fakat çoğu zaman yanı başımızdaki insanın nasıl hissettiğini bilmiyoruz. Sosyal medyada yüzlerce arkadaşımız olabiliyor ama zor bir günümüzde arayabileceğimiz bir dost bulmakta güçlük çekebiliyoruz. Başkalarının mutluluklarını izlerken kendi hayatımızı sorguluyor, kusursuz görünen fotoğrafların arasında kendi eksikliklerimizi büyütebiliyoruz. Elbette telefon kullanmak veya sosyal medyada vakit geçirmek başlı başına bir sorun değil. Asıl sorun, sanal dünyada kurduğumuz ilişkilerin gerçek hayattaki bağlarımızın yerini almaya başlamasıdır.
Bir de artık birbirimizi dinlemeyi unuttuğumuz gerçeği var. Bir dostumuz derdini anlatmaya başladığında çoğu zaman onun sözünü tamamlamasını beklemeden çözüm üretmeye çalışıyoruz. Bazen de anlattıklarını gerçekten dinlemek yerine kendi başımızdan geçenleri anlatmak için bir fırsat olarak görüyoruz. Oysa insanın her zaman bir çözüme ihtiyacı olmayabilir. Bazen yalnızca anlaşılmak, yargılanmadan dinlenmek ve karşısında kendisini gerçekten önemseyen birini görmek ister. Bir akşam çayını içerken karşımızdaki insanın gözlerine bakarak onu dinlemenin değerini ne zaman unuttuk? Bir arkadaşımızın sesindeki hüznü fark etmeyi, komşumuzun günlerdir görünmediğini merak etmeyi, bir yakınımızın sessizliğinin ardındaki nedeni sormayı ne zaman gereksiz ayrıntılar olarak görmeye başladık? Belki de ilişkilerimizdeki en büyük eksiklik, konuşacak çok şeyimizin olmasına rağmen birbirimize söyleyecek samimi sözlerimizin giderek azalmasıdır.
Bütün bunların yanında, şehir hayatının bize kazandırdığı önemli kolaylıkları da görmezden gelemeyiz. Büyük şehirler eğitim, sağlık, ulaşım ve kültürel imkânlar bakımından pek çok fırsat sunuyor. Yüksek binalar, gelişmiş ulaşım ağları ve dijital teknolojiler hayatımızın birçok alanını kolaylaştırıyor. Ancak şehirleri yaşanabilir kılan yalnızca yolların genişliği, binaların yüksekliği veya alışveriş merkezlerinin sayısı değildir. Bir şehrin gerçek değeri, orada yaşayan insanların kendilerini ne kadar güvende, huzurlu ve ait hissettikleriyle de ölçülmelidir. İnsanların birbirine selam verdiği, çocukların güvenle oynayabildiği, yaşlıların kendilerini yalnız hissetmediği, komşuların birbirinin varlığından haberdar olduğu bir şehir, yalnızca beton ve asfaltla büyüyen bir şehirden çok daha fazlasıdır. Belki de şehirlerimizi yeniden insan ölçeğinde düşünmenin zamanı gelmiştir. Daha fazla bina inşa etmek kadar, insanların bir araya gelebileceği parklar, ortak yaşam alanları ve kültürel mekânlar oluşturmak da önemlidir.
İslam dinide bize insan ilişkilerinin yalnızca bir arada yaşamaktan ibaret olmadığını, aynı zamanda birbirimize karşı sorumluluk taşıdığımızı hatırlatır. Yüce dinimiz, komşuyu gözetmeyi, ihtiyaç sahibine yardım etmeyi, gönül kırmamayı ve insanlar arasında sevgiyle muamele etmeyi öğütler. Peygamber Efendimizin komşuluk hukukuna verdiği önem, aslında bugün giderek unuttuğumuz toplumsal dayanışmanın ne kadar kıymetli olduğunu gösterir. İnancımızın bize öğrettiği merhamet, yalnızca ibadetlerimizde değil, insanlara karşı davranışlarımızda da kendini göstermelidir. Bir gönlü incitmemek, bir ihtiyaç sahibinin elinden tutmak, yalnız bir insanın kapısını çalmak da insan olmanın ve inancımızı hayatımıza taşımanın önemli birer ifadesidir. Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, birbirimize karşı taşıdığımız insani sorumlulukları yeniden hatırlamak ve inandığımız değerleri yalnızca sözlerimizde değil, davranışlarımızda da yaşatmaktır. Türkiye yüzyılı maarif modeli de tamda bu özellikleri kazandırmayı amaçlamaktadır. Peki, bu değerleri yalnızca hatırlamakla yetinmeyip günlük hayatımızın bir parçası hâline getirmek için ne yapabiliriz?
Belki de ilk adım, büyük değişimler beklemek yerine kendi hayatımızdaki küçük alışkanlıkları değiştirmektir. Asansörde karşılaştığımız komşumuza telefonumuzdan başımızı kaldırıp selam vermekle başlayabiliriz. Uzun zamandır aramadığımız bir dostumuzu yalnızca bir ihtiyacımız olduğunda değil, onu merak ettiğimiz için arayabiliriz. Bir akşam televizyonu veya telefonu kapatıp ailemizle gerçekten sohbet edebiliriz. Birinin yardıma ihtiyacı olduğunu fark ettiğimizde görmezden gelmek yerine elimizden geleni yapabiliriz. Üstelik bunların hiçbiri büyük bir fedakârlık gerektirmiyor. Bir bardak çayı paylaşmak, bir insanın derdini dinlemek, yaşlı bir komşunun hâlini hatırını sormak, bazen günlerdir kendisini yalnız hisseden birinin hayatında beklenmedik bir mutluluk oluşturabilir. Toplumsal dayanışma, çoğu zaman büyük organizasyonlardan önce, insanın insana uzattığı küçük bir el ile başlar. Bizler tercih yapabilen, düşünebilen, sevebilen ve birbirimizin hayatını güzelleştirebilen insanlarız. Bu nedenle içinde bulunduğumuz yalnızlık ve yabancılaşma döngüsünü kırmak da bizim elimizde. Bu olumsuz durumları değiştirmek için önce kendi kapımızın önünden başlamalıyız. Bir binada yaşayan iki insanın birbirine içtenlikle gülümsemesiyle dönüşüm mümkündür. Birbirimize ayıracak zamanımız kalmadığında, aslında hayatımızdan ne kadar çok şey eksildiğini de fark etmeliyiz; çünkü insanı kalabalıkların içinde yaşatan şey, etrafındaki insanların sayısı değil, hayatında gerçekten yer verdiği insanların varlığıdır. Vesselam.
Fethi Ahmet ÖNER
Eğitimci, Yazar ve Araştırmacı






