İnsan Kalabalıkta Başka, Yalnızlıkta Başkadır
İnsan, belki de kendisini en çok saklayan canlıdır. Başkalarına karşı değil yalnızca; bazen kendisine karşı bile. Gün boyunca yüzlerce insanın arasında dolaşır, konuşur, güler, fikirlerini söyler, kendisinden beklenen rolleri oynar. Fakat akşam olup da kapısını kapattığında, kalabalığın gürültüsü yavaş yavaş uzaklaştığında ve odanın içinde yalnızca kendi nefesinin sesi kaldığında, başka bir insan ortaya çıkar. Daha doğrusu, belki de ilk kez gerçek insan ortaya çıkar.
Toplum içinde yaşayan herkesin görünmez bir maskesi vardır. Bu maske sahte olmak zorunda değildir. İnsanların yanında gösterdiğimiz yönlerimiz de bize aittir. Ancak onlar genellikle seçilmiş yönlerimizdir. İnsan, başkalarının karşısında nasıl görünmek istiyorsa o hâliyle bulunur. Güçlü görünmek isterse acısını gizler. Neşeli görünmek isterse içindeki fırtınaları susturur. Kendinden emin görünmek isterse korkularını saklar. Böylece insanlar birbirlerine çoğu zaman oldukları kişiyi değil, göstermek istedikleri kişiyi tanırlar.
Bir insanın gün boyunca kahkahalar atması, gece yatağa uzandığında sessizce ağlamadığı anlamına gelmez. Herkese cesaret veren biri, kendi korkularıyla baş başa kaldığında ne yapacağını bilemeyebilir. Sürekli konuşan biri, yalnız kaldığında günlerce tek kelime etmek istemeyebilir. Çünkü toplum içinde sergilenen davranışlar ile insanın kendi iç dünyasında yaşadıkları her zaman aynı değildir.
Yalnızlık, insanın bütün maskelerini yavaş yavaş çıkaran bir aynadır. Kimsenin izlemediğini bildiği zaman insanın davranışları değişir. Sokakta ciddi bir ifadeyle yürüyen biri evde saçma bir şarkıya eşlik edebilir. Her zaman ağırbaşlı görünen biri, odasında kendi kendine konuşabilir. Toplum içinde kusursuz görünmeye çalışan biri, yalnızken en dağınık hâliyle yaşayabilir.
Belki de bu yüzden insanları gerçekten tanımak zordur. Çünkü gördüğümüz kişi, onların yalnızca toplumun önüne çıkardıkları tarafıdır. Kimse bir başkasının gece üçte düşündüklerini bilmez. Kimse sessizce kurduğu hayalleri, korkuları, pişmanlıkları göremez. İnsanların iç dünyaları, dışarıdan görünen hayatlarından çok daha geniştir.
Toplum, farkında olmadan herkese belirli roller verir. Güçlü olan güçlü kalmalıdır. Neşeli olan hep gülmelidir. Başarılı olan hata yapmamalıdır. Mantıklı görünen duygularına yenilmemelidir. İnsanlar da zamanla bu rollerin içine yerleşirler. Öyle ki bazen kendi gerçek hislerini bile unuturlar. Fakat yalnız kaldıklarında, bütün bu roller sessizce üzerlerinden dökülür.
Yalnızken insanın zihni farklı çalışır. Gün içinde bastırdığı düşünceler ortaya çıkar. Söyleyemediği sözler zihninde tekrar tekrar yankılanır. Yıllardır unutulduğunu sandığı anılar birden bire hatırlanır. Kalabalıkların içinde güçlü duran kişi, gecenin sessizliğinde geçmişte yaptığı hataları düşünerek kendisini sorgular. İnsan bazen en büyük hesaplaşmalarını kimseyle değil, kendi vicdanıyla yapar.
Ne ilginçtir ki kalabalıkların içinde saatlerce konuşan insanlar bile yalnız kaldıklarında sessizliğin ağırlığını hissederler. Çünkü insan yalnızca başkalarıyla değil, kendi iç sesiyle de yaşamak zorundadır. O iç ses bazen övgüde bulunur, bazen suçlar, bazen teselli eder, bazen de insanı yıllardır kaçtığı gerçeklerle yüzleştirir.
Toplum içinde herkes birbirine benzemeye çalışır. Aynı kurallara uyar, aynı sınırlar içinde hareket eder. Fakat yalnızlık insanı benzersiz yapan tarafları ortaya çıkarır. Kimisi eski fotoğraflara bakar. Kimisi yıllar önce dinlediği şarkıları açar. Kimisi gelecekle ilgili hayaller kurar. Kimisi geçmişte takılı kalır. Kimisi saatlerce hiçbir şey yapmadan düşünür. Dışarıdan bakıldığında birbirine benzeyen insanlar, yalnızlıklarında bambaşka dünyalar yaşarlar.
Belki de insanın gerçek karakteri, kimsenin görmediği anlarda saklıdır. Yolda bulduğu çöpleri kimse görmeden toplayan kişi de odur, kimsenin duymayacağını düşündüğü sözleri söyleyen kişi de. Çünkü alkışın, yargının ve beklentilerin olmadığı yerde insan kendi özüyle baş başa kalır.
Ancak bu durum, toplum içindeki davranışlarımızın tamamen sahte olduğu anlamına gelmez. İnsan tek bir kişilikten oluşmaz. Hepimizin farklı yüzleri vardır. Ailemizle konuşurken başka, arkadaşlarımızla konuşurken başka, iş yerinde başka davranırız. Bunların hepsi bize aittir. Fakat yalnızlıkta ortaya çıkan tarafımız, belki de en filtresiz olanıdır. Çünkü orada kimseyi etkileme çabası yoktur. Beğenilme kaygısı yoktur. Yanlış anlaşılma korkusu yoktur.
Bu yüzden bazen insanın en büyük özgürlüğü yalnızlıktır. Çünkü yalnızlık, insanın kendisine rol yapmak zorunda olmadığı tek yerdir. Orada ne güçlü görünmek gerekir ne mutlu görünmek ne de başarılı görünmek. İnsan yalnız kaldığında sadece insandır; bütün eksikleriyle, korkularıyla, umutlarıyla ve kırılmış yanlarıyla...
Ve belki de hayatın en büyük çelişkilerinden biri şudur: İnsanlar birbirlerini her gün görürler ama çoğu zaman birbirlerinin gerçek hâllerini hiç tanımazlar. Çünkü herkes kalabalıkların içinde bir yüz taşır, fakat asıl hikâyesini yalnızlıkta yaşar.
Belki de her insanın içinde iki kişi vardır. Biri dünyanın gördüğü, diğeri ise yalnızca gecenin sessizliğinin tanıdığı kişi. Ve çoğu zaman, o iki kişi birbirine sandığımızdan çok daha az benzer.






