“Destanın 18 Mart’tan Önce Yazılan İlk Cümlesi”
Tarih, büyük zaferleri hatırlamayı sever. Çünkü zaferlerin meydanları kalabalık, sesleri gür, bayrakları görkemlidir. Yenilen donanmalar, batırılan zırhlılar, geri püskürtülen ordular ve dünyaya meydan okuyan kahramanlar hafızalarda daha kolay yer bulur.
Fakat her büyük destanın, zaferden önce yazılmış sessiz bir ilk cümlesi vardır.
Çanakkale denildiğinde aklımıza önce 18 Mart 1915 gelir. Nusret Mayın Gemisi’nin karanlık sularda döktüğü mayınları, Boğaz’ın derinliklerine gömülen düşman zırhlılarını ve Seyit Onbaşı’nın insan iradesinin sınırlarını aşan fedakârlığını hatırlarız. Ardından 25 Nisan çıkarmaları, Arıburnu, Conkbayırı ve Anafartalar gelir. Mustafa Kemal’in tarihî emri, siperde bekleyen Mehmetçiğin sarsılmaz cesareti ve “Çanakkale Geçilmez” hükmüne dönüşen büyük direniş hafızamızda canlanır.
Oysa Çanakkale Destanı’nın ilk kanlı satırı, 18 Mart’tan yaklaşık dört buçuk ay önce yazılmıştır.
Tarih 3 Kasım 1914…
Yer, Çanakkale Boğazı’nın girişindeki Seddülbahir Kalesi…
Vakit, sabahın henüz geceden bütünüyle ayrılmadığı 06.50…
Süre ise yalnızca on yedi dakika…
Ne var ki o on yedi dakika; seksen altı insanın ömrünü, seksen altı ailenin geleceğini ve bir milletin kaderini değiştirmeye yetmiştir.
Savaş İlan Edilmeden Gelen Mermiler
1914 sonbaharında Avrupa, büyük bir yangının içine sürüklenmişti. Avusturya-Macaristan veliahdının Saraybosna’da öldürülmesiyle başlayan kriz, devletlerin yıllardır biriktirdiği rekabetleri ve hesapları harekete geçirmiş; kısa zamanda Birinci Dünya Savaşı’na dönüşmüştü.
Osmanlı Devleti henüz İngiltere ve Fransa ile resmen savaş hâlinde değildi. Buna rağmen İngiliz ve Fransız savaş gemilerinden oluşan donanma, 3 Kasım sabahı Çanakkale Boğazı’nın girişine yaklaştı. Filodan dört büyük savaş gemisi yaklaşık on altı kilometre mesafeden ateşe başladı. İki İngiliz gemisi Seddülbahir ve Ertuğrul tabyalarını, iki Fransız gemisi ise Anadolu yakasındaki Kumkale ve Orhaniye tabyalarını hedef aldı.
Boğaz’ın girişinde henüz gün doğuyordu.
Belki askerlerden biri sabah namazını yeni tamamlamıştı. Bir diğeri, memleketindeki annesini düşünüyordu. Bir başkası, gün doğduğunda yazmaya devam etmek üzere yarım bıraktığı mektubu cebine koymuştu. Kimi Kayseri’den, kimi Edirne’den, kimi Sivas’tan, kimi Anadolu’nun adını dahi bilmediğimiz bir köyünden gelmişti.
Onların gözünde deniz, o sabaha kadar yalnızca korunması gereken bir huduttu.
Birazdan ateşten bir mezara dönüşeceğini bilmiyorlardı.
Saat 06.50’de düşman gemilerinin namlularında ilk ışık görüldü. Ardından gökyüzünü yırtan top sesleri duyuldu. Henüz ortada resmî bir savaş ilanı bulunmasa da mermiler, devletler hukukunun tamamlanmasını beklemedi.
Taş duvarlar sarsıldı.
Toprak havaya kalktı.
Denizin tuzlu kokusuna barutun ağır kokusu karıştı.
Osmanlı tabyaları, imkânlarının elverdiği ölçüde ateşe karşılık verdi. Ancak düşman gemileri, kıyıdaki topların etkili menzilinin dışında bulunuyordu. Böylece Seddülbahir’deki askerler, kendilerine ulaşan fakat karşılık vermekte zorlandıkları büyük bir ateşin altında kaldılar.
Bombardımanın ilerleyen dakikalarında iki ağır top mermisi, Seddülbahir Kalesi’nin cephaneliğine peş peşe isabet etti.
Önce gözleri kör eden büyük bir ışık…
Ardından yeri ve göğü birbirine karıştıran korkunç bir patlama…
Cephanelikteki barut ve top mermileri infilak etti. Kalenin taşları parçalandı, duvarların bir bölümü yıkıldı. Duman dağıldığında beş subay ve seksen bir er şehit olmuştu.
Resmî kayıtlarda şehit subayların isimleri şöyle yer almaktadır:
Kale Komutanı Yüzbaşı Şevki…
Kale Komutanı Muavini Üsteğmen Cevdet…
Takım Komutanı Üsteğmen Hasan Pala…
Takım Komutanı Üsteğmen Rıza…
Takım Komutanı Teğmen Eşref…
Ve adlarının tamamını bugün ayrı ayrı okuyamadığımız seksen bir vatan evladı…
Toplam seksen altı can…
Yaklaşık on yedi dakika süren bombardıman, Çanakkale Muharebelerinin ilk büyük kayıplarını vermemize neden olmuştu. Şehitler, yıkılan kale duvarının yakınındaki toplu mezara defnedildiler. Bugün Seddülbahir Cephanelik Şehitliği’nde uyuyan bu kahramanlar, Çanakkale’nin unutulan ilk şehitleri olarak ziyaretçilerini beklemektedir.
On Yedi Dakikaya Sığan Ömürler
On yedi dakika…
Bir çayın demlenmesine, kısa bir mektubun yazılmasına veya bir çocuğun uykuya dalmasına yetecek kadar kısa bir zaman…
Fakat savaşta zaman, saatlerin gösterdiği gibi işlemez.
Bir merminin havada geçirdiği birkaç saniye, onun düşeceği yerde bekleyen insan için bir ömür kadar uzundur. Bir patlama anı, geride kalanların hayatından hiçbir zaman çıkmayacak kadar kalıcı olabilir.
Seddülbahir’de şehit olan askerlerin her birinin ardında yarım kalmış bir hayat vardı.
Belki birinin annesi, oğlunun sevdiği yemeği hazırlayarak dönüşünü bekliyordu. Belki bir başkasının eşi, doğacak çocuklarına verecekleri ismi mektubunda sormuştu. Belki de içlerinden biri, köyündeki evin akan damını onarmayı, hasat zamanı tarlasının başında bulunmayı veya yaşlı babasını hacca göndermeyi hayal ediyordu.
İsimleri bir askerî kayıtta yan yana yazılmış olsa da onların her biri ayrı bir dünyaydı.
Savaşların en büyük yanılgısı da burada başlar. Haritalarda askerler sayı olarak gösterilir. “Beş subay, seksen bir er” denilir. Oysa hiçbir anne oğlunu bir sayı olarak dünyaya getirmez. Hiçbir çocuk babasını bir istatistik olarak beklemez.
Her şehit, toprağa verilen tek bir beden değil; yarım bırakılmış bir aile hikâyesidir.
Bu nedenle 3 Kasım şehitlerini anmak, yalnızca seksen altı askerin ölümünü hatırlamak değildir. Onların söyleyemediği son sözleri, gönderemediği mektupları, göremediği çocukları ve dönemediği evleri de hatırlamaktır.
Bir mezar taşında isimlerini okuyamasak bile onların yokluğuyla büyüyen çocuklar, kapısında bekleyen anneler ve yıllarca “Belki döner” diye ümidini koruyan eşler vardı.
Çanakkale’nin ilk şehitliği, işte bütün bu yarım kalmış hayatların sessiz evidir.
Düşmana Cesaret, Türk Milletine İkaz
3 Kasım bombardımanı yalnızca sebep olduğu kayıplar bakımından önemli değildir. Saldırının askerî ve tarihî sonuçları da büyüktür.
Düşman donanması, uzun menzilli topları sayesinde Boğaz’ın girişindeki tabyaları kolayca vurabildiğini gördü. Seddülbahir cephaneliğindeki büyük patlama, İtilaf Devletleri’nde Çanakkale Boğazı’nın denizden zorlanabileceği yönünde aşırı bir güven oluşturdu.
Onlar, on yedi dakikada meydana getirdikleri yıkıma bakarak Boğaz’ın kolayca geçilebileceğini düşündüler.
Oysa gördükleri yalnızca taş duvarlardı.
Taşın ardındaki iradeyi henüz tanımıyorlardı.
Bu saldırı, Osmanlı savunması açısından da son derece önemli bir ikaz oldu. Boğaz’ın girişindeki sabit tabyaların uzun menzilli gemi topları karşısındaki zayıflığı anlaşılmış; savunmanın güçlendirilmesi, cephaneliklerin korunması ve Boğaz’daki tedbirlerin artırılması gerektiği açıkça görülmüştü.
Başka bir ifadeyle 3 Kasım’da düşen mermiler yalnız duvarları yıkmadı; savunmadaki eksiklikleri de gözler önüne serdi.
Bu acı tecrübe, ilerleyen aylarda alınacak tedbirlerin önemini artırdı. Mayın hatları güçlendirildi, seyyar bataryalar ve topçu mevzileri geliştirildi, Boğaz savunması daha dikkatli biçimde düzenlendi.
İtilaf donanması 19 Şubat ve 25 Şubat 1915 tarihlerinde yeniden geldi. Ardından 18 Mart’ta elindeki büyük deniz gücüyle Çanakkale’yi zorladı.
Fakat bu defa karşısında yalnız birkaç kıyı tabyası yoktu.
3 Kasım’ın acısından ders çıkarmış, hazırlanmış ve kararını vermiş bir savunma vardı.
Düşman donanması, 18 Mart’ta Boğaz’ın sularına büyük zırhlılarını bırakıp geri çekilirken, Seddülbahir’de yatan seksen altı şehidin sessiz ikazı da yerine ulaşmış oluyordu.
Onlar zafer gününü göremediler.
Fakat o zafere giden yolun ilk bedelini ödediler.
Hatırlamak Bir Vefa Borcudur
Milletlerin hafızası yalnız kazandığı zaferlerle değil, o zaferlere ulaşırken ödediği bedellerle de şekillenir.
18 Mart’ı anarken 3 Kasım’ı unutursak destanın yalnız son cümlesini okumuş oluruz. Çanakkale’nin deniz zaferini anlatırken, cephanelikte toprağa düşen ilk şehitleri hatırlamazsak büyük mücadelenin hangi acılar üzerinde yükseldiğini tam olarak kavrayamayız.
Çünkü zafer, bir sabah ansızın doğan güneş değildir.
O güneşin öncesinde uzun geceler vardır.
Bekleyiş vardır.
Korku vardır.
Yokluk, tedbir, sabır ve fedakârlık vardır.
3 Kasım 1914 sabahı Seddülbahir’de şehit olan kahramanlar, “Çanakkale Geçilmez” sözünü henüz dünya duymadan önce canlarıyla söylemişlerdi. Onların kanı, daha sonra Arıburnu’nda, Conkbayırı’nda ve Anafartalar’da büyüyecek direnişin ilk mürekkebi olmuştu.
Bugün Seddülbahir Kalesi’nin taşlarına dokunan insan, yalnız geçmişten kalmış soğuk bir duvara dokunmaz.
Bir sabah namazından sonra nöbetine dönen askerin ellerine…
Cebinde yarım mektup taşıyan bir babanın ümidine…
Oğlunun geleceği yolu gözleyen bir annenin duasına…
Ve vatan uğruna adından vazgeçerek “meçhul kahraman” olmayı kabul eden seksen bir erin hatırasına dokunur.
Seddülbahir’in önünde bugün deniz yine sakindir.
Dalgalar, kale duvarlarına yumuşakça vurur. Martılar gökyüzünde dolaşır. Fakat insan dikkatle dinlediğinde, suyun ve rüzgârın sesleri arasından başka bir ses daha duyabilir:
Saat 06.50’de başlayan bombardımanın yankısını…
On yedi dakika sonra çöken büyük sessizliği…
Ve o sessizliğin içinden yükselen ebedî sözü:
“Biz ilk düşenlerdik; fakat ardımızdan gelenlerin yolunu açtık.”
Çanakkale’nin unutulan ilk şehitleri…
Siz büyük zaferi göremediniz; fakat büyük zafer sizin fedakârlığınızdan doğdu.
İsimlerinizin tamamını bilmiyor olabiliriz.
Ancak uğruna can verdiğiniz vatan sizi unutmadı.
Unutmayacak…
Çünkü Çanakkale Destanı 18 Mart’ta zaferle taçlanmış olsa da onun ilk cümlesi, 3 Kasım 1914 sabahında sizin kanınızla yazılmıştır.
Mesut Hekimhan
Eğitimci Yazar






