Engellilerin Engelleri
Okuma ayarları: yazı boyutu ve kontrast
Sesli Okuma

Bazen bir insanın önündeki en büyük engel, kaldırılmayan bir merdiven değil; onun hayatını, ihtiyacını ve gerçek durumunu bilmeden alınan bir karardır. Çünkü engelli bireye yardım etmek başka, onun hayatını kolaylaştırmak için gerçekten onu anlamak bambaşka bir şeydir. Bir gün bir engelli bireyin yerine kendimizi koymayı deneyelim. Sabah evden çıkıyoruz. Bir kurumda bir işimiz var. Evraklarımızı hazırlamışız, ne yapacağımızı biliyoruz. Fakat daha kapıdan girerken karşımıza, bizim durumumuzu hiç bilmeden hazırlanmış bir kural çıkıyor.
“Böyle olması gerekiyor.”
“Neden?” diye soruyoruz.
“Mevzuat böyle., “Çoğunluk böyle karar aldı.”
Peki, bu karar sizin için gerçekten gerekli mi?
İşte tam burada üzerinde çok fazla düşünmemiz gereken bir mesele başlıyor. Çünkü bazen toplum olarak engellilerin önündeki engelleri kaldırmak isterken, farkında olmadan onların önüne başka engeller koyabiliyoruz. Üstelik bu durumlar çoğu zaman kötü niyetle yapmıyor. Tam tersine, “engelliyi koruyalım”, “işini kolaylaştıralım”, “mağdur olmasın” düşüncesiyle hareket ediyoruz. Fakat iyi niyet, tek başına doğru sonuç üretmeye yetmiyor. Çünkü bir insanın engelli olması, onun bütün hayatının aynı ihtiyaçlardan ibaret olduğu anlamına gelmiyor.
Bir insanın tekerlekli sandalye kullanması onun ne düşündüğünü, ne yapabileceğini veya hangi işte başarılı olabileceğini bize söylemez. Bir elinin yok olması yapılabilecek tüm fiziksel işleri yapamayacağı anlamına gelmez. Görme engelli olması, onun karar verme yeteneği hakkında hiçbir şey anlatmaz. İşitme engelli olması, onun sorumluluklarını yerine getiremeyeceği anlamına gelmez.
Engellilik, insanın bütün kimliği değildir aslında toplumsal olarak bunu maalesef kabullenemiyoruz.
Lakin bazı karar mekanizmalarında böyle davranılabiliniyor. Kişinin sahip olduğu engeli, onun bütün hayatını açıklayan tek özellikmiş gibi kabul ediyoruz. Oysa insan, sadece engelinden veya raporundan ibaret değildir.
Engel durumu yıllardır aynı olan bir kişiyi düşünün. Durumu doğuştan gelen veya kalıcı bir engel nedeniyle değişmeyecek kadar açık, iyileşme ihtimali yok yani engelinin ortadan kalkması yada azalması mümkün olmayan kişilerin belirli aralıklarla tekrar tekrar aynı sağlık kontrollerinden geçmesi, aynı belgeleri sunması, aynı durumu yeniden ispatlaması istenebiliyor. Belki burada kamu düzeni, sağlık güvenliği ve kötüye kullanımı önleme gibi gerekçeler vardır. Bunları yok sayamayız. Ama asıl soru şudur:
Bu kontrol gerçekten bu kişi için gerekli mi?
Bir kural herkese uygulanabiliyor diye herkes için doğru olmak zorunda mıdır? İşte adalet ile eşitlik arasındaki ince çizgi burada ortaya çıkıyor.
Herkese aynı şeyi yapmak ve yaptırmak her zaman adalet değildir. Çünkü insanların şartları aynı değildir. Engel durumu, engelin türü ve kişinin günlük yaşamına etkisi birbirinden farklı olan insanlara, yalnızca “engelli” ortak paydasından hareketle aynı kararları uygulamak bazen eşitlik değil, doğrudan haksızlık yaratabilir. Örneğin fiziksel olarak ağır bir işi yapması mümkün olmayan bir engelli bireyden, herhangi bir değerlendirme yapılmadan herkes için aynı fiziksel performansı beklemek ne kadar hakkaniyetli olabilir? Ya da görme engelli bir kişiden görsel inceleme gerektiren bir işlemi yerine getirmesini istemek, işitme engelli bir bireyi işitsel iletişime dayalı bir görevle yükümlü tutmak veya kişinin engelinin doğrudan izin vermediği bir sorumluluğu, yalnızca genel kural böyle olduğu için ondan beklemek adalet değildir. Asıl adalet, herkese aynı kararı vermek değil; her insanın gerçek durumunu dikkate alarak, hakkını koruyan ve yapabileceği sınırlar içerisinde sorumluluk yükleyen doğru kararı verebilmektir. Çünkü eşitlik bazen aynı şeyi vermektir; adalet ise kimin neye ihtiyacı olduğunu görebilmektir.
Engellilik konusunda da mesele biraz böyledir.
Bir kişiye ihtiyacı olmayan bir kolaylığı dayatmak nasıl yanlışsa, ihtiyacı olduğu halde gerekli düzenlemeyi yapmamak da aynı derecede yanlıştır.
Asıl mesele kişiye göre doğru olanı bulabilmektir.
Bazen bir kurumda görev yapan bir kişi, masasının arkasında çok basit görünen bir karar verir.
Belki birkaç dakikada. Belki bir imza ile. Belki bilgisayarda bir kutucuğu işaretleyerek.
Fakat o karar, karşı taraftaki insanın günlerini, haftalarını, hatta psikolojisini etkileyebilir. Çünkü karar veren kişi için bu sadece bir işlem olabilir. Kararın muhatabı içinse hayatının bir parçasıdır. Yönetmeliğin maddelerini kişinin durumuna göre değerlendirilmelidir özel yapısı dikkate alınmalıdır bence. Bir belge için tekrar tekrar hastaneye gitmek, uzun yollar katetmek, sıra beklemek, maddi harcama yapmak, işinden izin almak, ihtiyacı olmadığı halde yeni projeler çizdirmek, bunu tekrar onayını almak, kendisini yeniden yeniden anlatmak ve her defasında sahip olduğu durumun kanıtını sunmak dışarıdan bakıldığında küçük bir bürokratik işlem gibi görülebilir. Fakat bunu yıllarca yaşayan bir insan için mesele artık bu kadar basit değildir. Bir süre sonra insanın zihninde şu soru oluşmaya başlar:
“Ben neden her seferinde yeniden kendimi ispatlamak zorundayım?”
İşte psikolojik yük tam da burada başlar. Engelli bireyin kendisini toplumun sürekli sorguladığı, sürekli sınadığı veya sürekli eksik gördüğü duygusuna kapılması, fiziksel engelin kendisinden çok daha ağır sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle engellilerle ilgili kararlar alınırken belki de masanın üzerinde yalnızca yönetmelik, genelge ve belgeler bulunmamalıdır. Bir de insan bulunmalıdır.
O insanın gerçek hayatı, günlük yaşamı, ihtiyaçları, yapabildikleri, yapamadıkları, engelinin niteliği, engelinin sabit mi, değişken mi olduğu ve en önemlisi, kendisinin ne söylediği. Çünkü bazen kişinin ihtiyacını, onun adına karar veren herkesten daha iyi bilen kişi yine kendisidir. Bu nedenle engelli bireylerle ilgili karar verenlerin kendilerine çok basit ama çok önemli bir soru sormaları gerektiğine inanıyorum:
“Ben bu kararı bu insan için mi alıyorum, yoksa bütün engelliler için geçerli olduğunu düşündüğüm bir kalıbı bu insana mı uyguluyorum?”
Bu iki yaklaşım arasında büyük bir fark vardır. Birincisinde insan vardır. İkincisinde sistem.
Tarihe baktığımızda toplumların gelişmesinin yalnızca büyük binalar, teknolojiler veya ekonomik göstergelerle ölçülmediğini görürüz. Bir toplumun gerçek gelişmişliği, güçlü olanın ne kadar ileri gittiğinden çok, farklı ihtiyaçları olan insanlara nasıl davrandığında ortaya çıkar. Engelli bireylerin toplumsal hayata katılım mücadelesi de aslında yalnızca engellilerin mücadelesi değildir. Bu, hepimizin insanlık sınavıdır.
Çünkü bugün bir başkasının ihtiyacını anlamayan sistem, yarın başka birimizin ihtiyacını da anlamayabilir.
Bugün “bana uygulanmıyor” dediğimiz bir uygulama, yarın bizim hayatımızın karşısına çıkabilir.
Bu nedenle engellilerin yaşadığı sorunları yalnızca onların meselesi olarak görmek büyük bir yanılgıdır.
Engellilik konusunda çalışan, karar alan, yönetmelik uygulayan veya kamu hizmeti sunan herkesin çok önemli bir sorumluluğu var.
Genel kurallar elbette gereklidir fakat genel kuralların amacı insanı kalıba sokmak değil, insanın hakkını güvence altına almaktır. Yani kural insan için vardır, insan kural için değil.
Bu nedenle bir işlem yapılmadan önce birkaç saniyelik bir duraklama bile çok şeyi değiştirebilir:
Bu karar bu kişinin gerçek durumuna uygun mu?
Bu uygulama onun hayatını kolaylaştıracak mı, zorlaştıracak mı?
Bu işlem gerçekten gerekli mi?
Bunu yaparken onun görüşünü aldık mı?
Ben aynı durumda olsaydım bunu adil bulur muydum?
Belki de bütün mesele bu dört-beş sorudan ibaret olmayabilir ama bazen karar vericilerin bütün anlayışını değiştirecek kadar güçlüdür.
Engelli bireylerin toplumdan beklentisi ayrıcalık değildir. Çoğu zaman beklentileri çok daha sade ve insancıldır: Görülmek, dinlenmek, anlaşılmak, gereksiz yere zorlaştırılmamak, kendileri hakkında karar verilirken kendilerine de söz hakkı verilmesi ve en önemlisi, sahip oldukları engelin onların bütün kişiliklerinin önüne geçirilmemesi.
Çünkü insanın bir engeli olabilir. Ama insan, engelinden ibaret değildir. Bir insanın ayağındaki, elindeki, gözündeki, kulağındaki veya başka bir organındaki farklılık; onun aklını, emeğini, hayallerini, yeteneklerini, sevgisini, sorumluluk duygusunu ve insanlık onurunu tanımlamaz.
Bunu gerçekten anlayabildiğimiz gün, engellilere bakışımız da değişecektir.
Belki o zaman “Senin için bunu yaptık” demek yerine “Senin hayatını kolaylaştırmak için gerçekten neye ihtiyacın var?” diye soracağız.
Belki o zaman bir dosyanın içindeki rapordan önce karşımızdaki insanı göreceğiz.
Belki o zaman bir imzanın yalnızca bir işlem olmadığını, bir insanın hayatına dokunabileceğini hatırlayacağız.
Ve belki en önemlisi, engelliler için yapılan her düzenlemeden önce kendimize şu soruyu sormalıyız:
“Biz gerçekten bir engeli mi kaldırıyoruz yada yaşamını mı kolaylaştırıyoruz, yoksa iyi niyetimizin arkasına saklanarak yeni bir engel mi oluşturuyoruz?” Çünkü bazen bir insanın hayatını değiştirmek için büyük bir yardım gerekmez; onu gerçekten anlamak ve hayatını onun yerine değil, onunla birlikte düşünmek yeterlidir.
Unutmayalım: Bir insanın engeli onun hayatının bir parçasıdır; fakat o insanın hayatını, engelinden daha fazla belirleyen şey bizim ona nasıl baktığımızdır.
Bunu da oku

Zaferlerimizin Gücü
Eğitimci Yazar Fethi Ahmet Öner’in kaleminden”ZAFERLERİMİZİN GÜCÜ” Hayatın Engelsiz Tarafı www.hayattan.net ‘te
Fethi Ahmet Öner · 01.09.2026

Öğreten İnsan
Eğitimci Yazar Fethi Ahmet Öner’in kaleminden”ÖĞRETEN İNSAN” Hayatın Engelsiz Tarafı www.hayattan.net ‘te
Fethi Ahmet Öner · 25.08.2026

İnsani Guguk Kuşları
Eğitimci Yazar Fethi Ahmet Öner’in kaleminden”İNSANİ GUGUK KUŞLARI” Hayatın Engelsiz Tarafı www.hayattan.net ‘te
Fethi Ahmet Öner · 18.08.2026

Okur Geri Bildirimi
Bu yazı işinize yaradı mı?
Kısa geri bildiriminiz editoryal yönü güçlendirir ve benzer içerikleri daha görünür kılmamıza yardımcı olur.
Bülten
Yeni yazılarımızdan haberdar olmak için abone olun.



