Geçen günlerde Kayseri de kurulan milli eğitim akademisi kurumunu ziyarette bulundum. Arkadaşlarımla ve kurumun müdürüyle hasbihâl ettik. Bu tür kurumların açılmasının ne kadar önemli olduğu üzerine bir kelam etmek isterim.
Bir gencin yıllarca üniversite okuyup öğretmenlik diplomasını alması, ardından sınavlara girerek atanmayı beklemesi artık bize çok tanıdık geliyor. Ancak burada gözden kaçırdığımız önemli bir soru var: Bir insan diplomasını aldığı gün öğretmenliğe gerçekten hazır mıdır? Öğretmenliğin yalnızca alan bilgisinden ibaret olmadığını mesleki hayatım boyunca defaatle söylüyorum. Bir konuyu bilmek başka, onu bir çocuğun anlayabileceği şekilde anlatabilmek başka şeydir. Sınıf yönetimi, çocuk psikolojisi, ölçme ve değerlendirme, iletişim, farklı öğrenme ihtiyaçlarını fark edebilme, teknoloji kullanımı ve veli iletişimi gibi birçok beceri, öğretmenlik mesleğinin ayrılmaz parçalarıdır. İşte bu nedenle Millî Eğitim Akademisinin kurulması, doğru bir anlayışla ele alındığında, öğretmen yetiştirme sistemimiz açısından önemli bir fırsattır. Çünkü öğretmenlik, sınıfa ilk girilen gün öğrenilmeye başlanan bir meslek olmamalıdır. Genç bir öğretmen adayı, mesleğin gerçekleriyle daha yolun başındayken karşılaşmalıdır. Bir sınıfta öğrencilerin birbirinden ne kadar farklı olabileceğini görmeli, ders planının her zaman kâğıt üzerindeki gibi ilerlemediğini deneyimlemeli, bir öğrencinin neden derse katılmadığını, neden başarısız olduğunu veya neden davranış problemi yaşadığını anlamaya çalışmayı öğrenmelidir. Bir öğretmen adayı, daha atanmadan önce öğretmenliğin yalnızca “ders anlatmak” olmadığını yaşayarak görürse, mesleğe başladığında karşılaştığı güçlükler karşısında daha hazırlıklı olacaktır. Öğretmenlik biraz da yaşayarak öğrenilen bir meslektir ve bu deneyimin mesleğe başlamadan önce kazandırılması son derece önemlidir.
Ancak şunu da belirtmek isterim akademinin başarısı, yalnızca yeni bir kurum oluşturulmasına değil, nasıl bir anlayışla işletileceğine bağlıdır. Eğer Akademi yalnızca yeni sınavların, ezberlerin ve teorik bilgilerin verildiği başka bir aşamaya dönüşürse beklenen faydayı sağlaması zorlaşır. Asıl ihtiyaç, öğretmen adayının mesleği tanıması, gözlemlemesi, uygulaması ve kendi eksiklerini fark ederek geliştirmesidir. Bir öğretmen adayı alan bilgisinde çok güçlü olabilir ama sınıf yönetiminde desteğe ihtiyaç duyabilir; başka biri iletişim konusunda başarılı olduğu hâlde ölçme-değerlendirme konusunda kendisini geliştirmeye ihtiyaç duyabilir. O hâlde öğretmen yetiştirme sürecinde herkese aynı reçeteyi uygulamak yerine, öğretmen adayının güçlü ve gelişime açık yönlerini belirleyen, ona göre destek sunan bir anlayış çok daha doğru olacaktır.
Burada önemli bir başka konu da öğretmenlik mesleğinin daha yolun başında “yaşanır” hâle getirilmesidir. Öğretmen adayının yıllarca sınavdan sınava koşup atanmayı beklediği, mesleği ancak göreve başladığında tanımaya çalıştığı bir sistem yerine; mesleğin sorumluluklarını, güzelliklerini ve zorluklarını daha erken deneyimlediği bir süreç düşünmeliyiz. Çünkü insan bazen bir mesleği yapıp yapamayacağını, o mesleğin içine girmeden tam olarak anlayamaz. Akademi, öğretmen adayına “Ben şu anda öğretmenlik mesleğini öğreniyor ve kendimi bu mesleğe hazırlıyorum” duygusunu kazandırmalıdır. Böyle bir yaklaşım hem mesleğe bilinçli başlayan öğretmenlerin sayısını artırır hem de öğretmenliğin bir bekleme süreci olmaktan çıkarılıp gerçek bir mesleki gelişim yolculuğuna dönüşmesine katkı sağlar.
Bir öğretmenin ilk yıllarında kazandığı alışkanlıklar, meslek hayatının ilerleyen dönemlerini de etkiler. Öğretmen daha yolun başındayken araştırmayı, kendisini değerlendirmeyi, yeni yöntemleri denemeyi, farklı öğrenci profillerine göre öğretim yöntemini değiştirmeyi ve gerektiğinde “Ben bunu bilmiyorum, öğrenmeliyim” diyebilmeyi öğrenirse, bunun karşılığını yıllar boyunca öğrencileri görecektir. Çünkü iyi öğretmen “Ben artık oldum” diyen değil, “Daha iyi nasıl olabilirim?” sorusunu kendisine sormaya devam eden öğretmendir. Millî Eğitim Akademisi bu anlayışı yerleştirebilirse yalnızca öğretmen adaylarının mesleğe hazırlığını değil, Türkiye'nin uzun vadeli eğitim kalitesini de etkileyebilir.
Elbette bütün bunların yanında öğretmen adayının yalnızca bir sisteme uyum sağlayan kişi değil, mesleğin geleceğini şekillendirecek bir eğitimci olduğu da unutulmamalıdır. Ona sadece ne yapması gerektiğini söylemek yerine neden yaptığını düşündürmek, karşılaştığı sorunlara çözüm üretebilmesini sağlamak, öğrenciyi tanımasını ve farklılıkları bir sorun değil zenginlik olarak görmesini öğretmek gerekir. Çünkü sınıfa girdiğinde karşısında yalnızca müfredatı tamamlaması gereken öğrenciler olmayacaktır; farklı hayalleri, farklı yetenekleri, farklı aileleri ve farklı yaşamları olan çocuklar olacaktır. Öğretmen adayı bunları daha yolun başında görür ve mesleki gelişimini buna göre şekillendirirse, sınıfa yalnızca bilgi taşıyan değil, öğrencisinin gelişimine yön verebilen bir öğretmen olarak girer.
Sonuçta Millî Eğitim Akademisini yalnızca öğretmenlerin atanmadan önce geçeceği yeni bir basamak olarak görmek yerine, Türkiye'nin öğretmen yetiştirme anlayışını güçlendirecek önemli bir fırsat olarak değerlendirmesi taraftarıyım. Öğretmenlik atama yazısıyla başlayan bir görev değil, bilgiyle, deneyimle, sorumlulukla ve sürekli gelişimle şekillenen uzun bir yolculuktur. Çünkü sınıfa girecek öğretmeni ne kadar iyi yetiştirirsek, o sınıfta yetişecek çocuğun geleceğine de o kadar güçlü dokunuruz; bir ülkenin eğitimdeki gerçek yatırımı ise okul duvarlarından önce, o duvarların içine girecek öğretmene yapılan yatırımdır. Vesselam






