Parmaklarımız cam ekranlarda hiç durmadan gezinirken, ayaklarımızın altındaki toprağın o ritmini unuttuk. Doğayı tanımak sıradan bir aktivite olmayıp, insanın kendi özüne dönme çabasıdır bence; çünkü ağaca dokunmayan bir el, dünyayı nasıl koruyacağını asla bilemez.
Çocuklarımız doğada yere düşen sararmış bir çınar yaprağına, bir karıncaya, bir salyangoza sanki uzaydan gelmiş gibi tehlikeli bir nesneymiş gibi büyük bir tedirginlikle bakınıyorlar maalesef. Bu durumları gördüğümde içimde bir şeylerin koptuğunu hissediyorum.
İnsanlığın geldiği noktada, etrafımıza ördüğümüz o kalın, görünmez duvarların bizi doğadan ne kadar kopardığını görmekteyim. Modernleşme telaşı içinde evlerimizi aşırı hijyenize ettik, sokaklarımızı gri betonlarla kapladık, çocuklarımızın ayaklarına en yumuşak, en ergonomik ayakkabıları giydirdik. Onları "kirli" topraktan, çamurdan, böceklerden koruyalım derken, aslında onları hayatın ta kendisinden mahrum bıraktık. Bizler, Aşık Veysel'in "Benim sadık yârim kara topraktır" diyerek kucakladığı bir kültürün, mirasçılarıyız. Tarihimizin sayfalarını araladığımızda, bu yabancılaşmanın ne kadar acı olduğunu daha iyi anlarız. Orta Asya’nın uçsuz bucaksız bozkırlarında at koşturan kadim Türkler için doğa, hükmedilecek bir nesne değil; ruhu olan kutsal bir yoldaştı. Onlar 'Yer-Su' inancıyla dağların, nehirlerin ve toprağın bir kalbi olduğuna inanır, suyu kirletmekten veya gereksiz yere bir dalı kırmaktan büyük bir hürmetle kaçınırlardı. Atalarımız için Ötüken sadece bir orman değil, koca bir milletin sığınağı, ana kucağıydı. Doğayı incitmenin kendi varlığına ihanet etmek olduğunu bilen o ataların çocuklarıyken, asfalta hapsolmuş şehirlerde bu derin saygıyı nasıl oldu da betonların arasına gömdük? İşte burada doğa eğitimleri devreye girmeli…
Doğa eğitimi dediğimiz kavram, çocuklara parlak sayfalarda bitkilerin isimlerini ezberletmek ya da ekranlardan belgesel izletmek değildir. Doğa eğitimi, çocuğun elinin toprağa değmesi, o kokuyu ciğerlerine çekmesidir. Bir tohumu toprağa ekip, onun filizlenmesini haftalarca sabırla beklemesidir. Bugün toplum olarak en çok şikayet ettiğimiz şeylerden biri tahammülsüzlük ve her şeye anında ulaşma isteği değil mi? Her şeyin tek bir tuşla önümüze geldiği bu hız ve tüketim çağında, doğa bize sabretmeyi öğretir. Toprak acele etmez; yağmurun, güneşin ve zamanın ritmine itirazsız uyar. Doğanın bu dingin hızına ayak uyduran bir çocuk, emeğin, beklemenin ve vaktinden önce çiçek açılmayacağının kıymetini kendiliğinden öğrenir.
Meseleye insan psikolojisi ve toplumsal geleceğimiz açısından baktığımızda tablo daha da netleşiyor. Toprakla, ağaçla, sokaktaki canlarla bağ kuramayan bir zihin, empati yeteneğini geliştiremez. Kendi ağırlığından kat kat büyük bir kırıntıyı yuvasına taşımak için defalarca düşüp kalkan karıncanın mücadelesini izlemeyen bir çocuk, hayattaki zorlukların üstesinden gelme direncini nereden öğrenecek?
Bugün okullarımızda çevre bilinci dersleri veriliyor, çocuklara geri dönüşüm kutularının renkleri öğretiliyor. Elbette bu çabalar çok kıymetli. Ancak dokunmadığınız, sevmediğiniz, içinde kaybolup büyülenmediğiniz bir şeyi koruyamazsınız. Plastik bir şişeyi geri dönüşüme atmak öğrenilmiş bir görevdir ama ormanda yürürken bir ağacın pürüzlü gövdesine sevgiyle sarılmak içsel bir aidiyettir. İnsanı harekete geçiren ve dünyayı değiştiren asıl güç katı kurallar değil, kalbine dokunan o derin sevgidir.
Tarih boyunca büyük medeniyetler, doğaya kibirle hükmetmeye çalıştıkları anlarda değil, onunla uyum içinde yaşadıkları dönemlerde huzur bulmuş ve yükselmiştir. Doğayı sömürülecek bir "kaynak" değil, saygı duyulacak bir "yol arkadaşı" olarak gören bilgeler; rüzgârın yönünden fırtınayı, toprağın kokusundan bereketi okurlardı. Biz ise bugün hava durumunu cebimizdeki telefondan öğreniyor, buna rağmen aniden bastıran bir yaz yağmuruna her defasında şaşkınlıkla, hazırlıksız yakalanıyoruz. Doğanın dilini unuttuğumuz için, kendi dilimizi de yavaş yavaş kaybediyoruz.
Şimdi hepimizin durup kendisine sorması gereken, ertelemeye gelmez bir soru var. Çocuklarımıza bırakacağımız yegâne miras, sadece banka hesapları veya beton duvarlar arasındaki tapular mı olacak? Yoksa onlara; rüzgârın uğultusunu dinlemeyi, bir çiçeğin inatla kayaları delip açışındaki o büyük mucizeyi görmeyi ve kendi özlerine saygı duymayı mı miras bırakacağız?
Hafta sonu geldiğinde onları alışveriş merkezleri yerine, bırakalım üstleri başları kirlensin. Bırakalım çamura bulansınlar, dizleri sıyrılsın, yağmurda doyasıya ıslansınlar. Çünkü insanın ilk evi doğadır; evinden uzak kalan herkes eninde sonunda yolunu kaybeder.
Unutmayalım ki; Toprağa Sıkıca Kök Salamayan Hiçbir Ağaç, Gökyüzüne Doğru Umutla Büyüyemez. Vesselam
Fethi Ahmet ÖNER
Eğitimci, Araştırmacı, Yazar






