Her kelime, doğduğu zihnin toprağından bir parça taşır. Kimi serttir, betona çarpar gibi yankılanır; kimi ise ipek bir mendil gibi tenimize değip geçer. Dünyayı kuran, yıkan, yeniden inşa eden o görünmez güç; aslında insan kalbinin en sapa yollarında, şairin dilsiz gecelerinde demlenir.
Günlük hayatta kelimeleri birer tüketim malzemesi gibi harcıyoruz. Hızlı mesajlar, kısa cümleler, geçiştirilmiş “nasılsın”lar… Oysa kelimeler, öylesine havaya savrulacak kadar hafif değildir. Onların bir ağırlığı, bir tarihi, kalbimizde açtığı ya da kapattığı birer kapı vardır. Edebiyat, tam da bu ağırlığı sırtlamaya cesaret edenlerin yurdudur.
Şairin kelimeyle kurduğu bağ, sıradan bir iletişim ilişkisi değildir; kükreyen bir nehri kâğıda sığdırma çabası, dilsiz acılara bir tercüman arama sancısıdır. Şair kelimelerin etini ayırır, kemiğine iner adeta...
Bir mısra bazen yılların suskunluğunu tek bir hecede boğar. Cemal Süreya’nın, Turgut Uyar’ın ya da Ahmet Haşim’in dize aralarında dolaşırken hissettiğimiz şey de budur: Kelimelerin, insanın dilsiz kaldığı yerde imdada yetişmesi.
Sıradan dilde eskiyip giden sözcükler, şiirin o sihirli iklimine büründüğünde yeniden dirilir. "Hüzün", "yalnızlık", "hasret" gibi bin kez tükettiğimiz kavramlar, usta bir kalemin elinde ilk defa duyuluyormuş gibi sarsıcı bir güzellik kazanır. Şair, kelimelere yeniden can üfleyen bir zanaatkardır; kâğıda dökülen her harf, ruhun derinliklerinden kopup gelen sessiz bir yakarıştır.
Bugün, ekranların ve klavyelerin arkasında hissizleşen dilimizi yeniden şairin hassasiyetine emanet etmeye ihtiyacımız var. Kelimelerin kalbi kıran değil, onaran tarafında durabilmek; bir mısranın serinliğinde soluklanabilmek için...
Nihayetinde insan, dilinin evindedir. Ve o ev, ancak kelimelerle, o ince ve inatçı işçilikle örüldüğü kadar insana benzeyebilir. Unutmayalım ki; söz bittiğinde değil, sözün hakkı verilemediğinde eksilir insan.







