Kırşehir’de sabah, önce dükkân kepenklerine vururdu.
Demirciler çekiçlerini örslere indirmeden, bakırcılar tavlarını yakmadan, debbağlar derileri ıslatmadan evvel çarşının dar sokaklarında ince bir ayak sesi dolaşırdı. Bu, geceden kalma sessizliği süpüren çırakların sesiydi. Her biri ustasından önce dükkâna gelir; eşiği temizler, tezgâhı siler, aletleri yerli yerine dizerdi. Çünkü o çarşıda dükkân açmak yalnızca kapıya asılan kilidi çözmek değildi. İnsan, önce gönlündeki dağınıklığı toplamalıydı.
Salih de her sabah gün doğmadan Saraçlar Çarşısı’na gelir, Usta Nizameddin’in dükkânının önünü süpürürdü. On altı yaşındaydı. Uzun boylu, ince yapılı, ela gözlü bir delikanlıydı. Babasını küçük yaşta kaybetmiş; annesiyle kız kardeşinin geçimine destek olabilmek için ayakkabıcılığa başlamıştı.
Dükkâna ilk girdiği gün Usta Nizameddin ona bir deri parçası uzatmıştı.
“Bundan ne görüyorsun?” diye sormuştu.
Salih, deriyi evirip çevirmiş:
“Bir çift pabuç çıkar, ustam,” demişti.
Nizameddin başını sallamıştı.
“Şimdilik yalnızca deriyi görüyorsun. Usta olduğunda bunun içinde emeği, ekmeği ve sahibinin bize duyduğu güveni de göreceksin.”
Salih o gün ustasının sözünü tam anlayamamıştı. Ona göre deri, deriydi; pabuç da pabuç… İyi kesilir, sağlam dikilir, karşılığında para alınırdı. Fakat yıllar geçtikçe Usta Nizameddin’in her malzemeye başka türlü baktığını fark etti. Ustası, ayakkabıyı satın alacak kişiyi görmeden onun ayağını düşünür; tabanı keserken yürüyeceği yolu hesaba katardı.
“Biz yalnızca pabuç yapmayız, Salih,” derdi. “Bir yolcunun ayağını taştan, bir çocuğun topuğunu soğuktan koruruz. Elimizin kusuru, tanımadığımız bir insanın canını acıtabilir.”
Usta Nizameddin, Kırşehir’in saygı duyulan Ahilerindendi. Çarşıdaki anlaşmazlıklarda onun sözüne başvurulur, yeni bir dükkân açılacağı zaman fikri sorulurdu. Fakat onu değerli kılan serveti değildi. Zaten dükkânında birkaç tabure, eski bir tezgâh ve duvarda asılı aletlerden başka fazla bir şey yoktu. Onun asıl zenginliği, çarşıda yürürken arkasından söylenen şu iki kelimeydi:
“Güvenilir adam…”
Bir sonbahar sabahı Kırşehir’e kalabalık bir kervan geldi. Kervanın başında, Kayseri’den Konya’ya mal taşıyan Hacı Musa adında yaşlı bir tüccar vardı. Kış bastırmadan yola çıkmak istiyordu. Fakat adamlarının pabuçları uzun yolculuğa dayanacak durumda değildi.
Hacı Musa, Usta Nizameddin’in dükkânına girerek otuz çift sağlam pabuç sipariş etti.
“On gün sonra yola çıkacağız,” dedi. “Dağ yollarında kar bizi yakalamadan Konya’ya varmalıyız.”
Usta Nizameddin siparişi kabul etti. Salih’in omzuna dokunarak:
“Bu işte sen de kalfalığını göstereceksin,” dedi.
Salih’in yüzü aydınlandı. Yıllardır bu sözü bekliyordu. Eğer işini başarıyla tamamlarsa yakında kalfalığa yükselebilir, ücreti artabilirdi. Böylece annesinin ilaçlarını almakta zorlanmayacak, kız kardeşi Meryem’e de yeni bir kışlık entari yaptırabilecekti.
Dükkânda hummalı bir çalışma başladı. Deriler kesiliyor, tabanlar hazırlanıyor, iplikler balmumundan geçiriliyordu. Salih gün boyunca çalışıyor, geceleri eve döndüğünde parmaklarının acısından uyuyamıyordu. Fakat şikâyet etmiyordu. Her çektiği ipte geleceğini biraz daha kendisine yaklaştırdığına inanıyordu.
Dördüncü gün, debbağhaneden gelen derilerin bir kısmında küçük çatlaklar görüldü. Deriler acele kurutulmuş, bazı yerleri sertleşmişti. Dışarıdan bakıldığında sağlam görünüyor; ancak büküldüğünde ince çizgiler hâlinde ayrılıyordu.
Usta Nizameddin, kusurlu parçaları bir kenara ayırdı.
“Bunlar kullanılmayacak,” dedi.
Salih şaşırdı.
“Ustam, sağlam yerlerini kesip kullansak olmaz mı? Siparişi yetiştirmemiz güçleşecek.”
“Olmaz.”
“Ama kusur dışarıdan belli olmuyor.”
Nizameddin, elindeki deriyi iki yana doğru gerdi. Derinin içinden kuru bir ses geldi.
“Bizden belli olmayanı da görmemiz beklenir, oğlum. Müşteri derinin içini bilemez; fakat biz biliriz. Onun bilmemesi, bizim bildiğimizi saklamamızı helâl kılmaz.”
Ertesi gün Usta Nizameddin yeni deri almak için civardaki köylere gitti. Salih dükkânda yalnız kaldı. Öğleye doğru siparişi veren Hacı Musa geldi. Hazırlanan pabuçları saydı, sonra kaşlarını çattı.
“Daha yarısı bitmemiş,” dedi. “Vakit daralıyor, delikanlı.”
“Yetiştireceğiz.”
“Yetişmezse başka dükkâna giderim. Ustan da kazancından olur, sen de.”
Hacı Musa gittikten sonra Salih’in içine bir sıkıntı çöktü. Kenarda duran kusurlu derilere baktı. Görünüşleri düzgündü. Onlardan yalnızca iki taban hazırlasa kim anlayabilirdi? Belki o pabuçlar yıllarca dayanır, hiçbir şey olmazdı.
Annesinin gece boyunca süren öksürüğü kulağında çınladı. Kalfa olursa daha fazla para kazanacaktı. Kız kardeşinin yamalı entarisini düşündü. Sonra ustasının sözlerini hatırladı:
“Müşteri bilmez; fakat biz biliriz.”
Bir süre kendisiyle mücadele etti. Nihayet endişesi vicdanına ağır bastı. Kusurlu deriden iki taban kesti ve hazırladığı pabuçlardan birinin altına dikti. Dikişleri öylesine düzgündü ki ustası döndüğünde hiçbir şey fark etmedi.
Sipariş zamanında yetiştirildi. Hacı Musa pabuçları teslim alıp ücretini ödedi. Usta Nizameddin kazancın bir kısmını Salih’e verdi.
“Bu, alın terinin karşılığıdır,” dedi. “Ananın evine helâl lokma götür.”
Salih paraları avucunda tutarken sevinemedi. Sanki sikkeler ısınmış, derisini yakmaya başlamıştı.
Kervan ertesi sabah yola çıktı. Ancak öğleden sonra gökyüzü karardı. Şiddetli bir yağmur başladı. Kırşehir’in dışındaki dere kısa sürede kabardı. Kervandaki gençlerden biri, suyun üzerinden geçerken pabucunun tabanı ayrılınca dengesini kaybedip düştü. Ayağı taşların arasına sıkıştı ve incindi. Kervan geri dönmek zorunda kaldı.
Akşam vakti Hacı Musa, elinde parçalanmış pabuçla çarşıya geldi. Yağmurdan sırılsıklam olmuştu. Usta Nizameddin’in tezgâhına yaklaşarak pabucu önüne bıraktı.
“Ben senden ucuz mal istemedim, Nizameddin,” dedi. “Sağlam mal istedim. Bir adamımın ayağı incindi. Yolumuzdan kaldık.”
Çarşıdaki ustalar ve çıraklar dükkânın önünde toplandılar. Usta Nizameddin pabucu eline aldı. Tabanı inceler incelemez kullanılan derinin kusurlu olduğunu anladı. Yüzü kireç gibi oldu.
Salih arka tarafta, karanlığın içinde bekliyordu. Dizleri titriyor, boğazına düğümlenen kelimeleri çıkaramıyordu.
Usta Nizameddin, kendisini savunmadı.
“Bu pabuç benim dükkânımdan çıktıysa kusuru da benimdir,” dedi. “Zararınızı karşılayacağım. Bütün pabuçları yeniden gözden geçirecek, şüpheli olanları değiştireceğim.”
Hacı Musa’nın konaklama masrafını ödedi, yaralanan gencin tedavisiyle ilgilendi. Ardından parçalanan pabucu aldı ve çarşının eski geleneğine uyarak dükkânın damına bıraktı.
O akşam kepenk kapatılırken Usta Nizameddin, Salih’e tek kelime söylemedi. Sessizliği, azarından daha ağırdı.
Salih eve gitti; fakat annesinin önüne koyduğu paraya bakamadı. Sabaha kadar uyumadı. Damdaki pabuç gözlerinin önünden gitmiyordu. Yağmur yağdıkça o pabuç ıslanıyor, ağırlaşıyor; sanki bütün çarşının vicdanı dükkânın üzerine çöküyordu.
Ertesi sabah Ahiler zaviyede toplandılar. Meydanda yalnızca esnaf yoktu. Dokumacı kadınlar, çiftçiler, yolcular, yaşlılar ve gençler de oradaydı. Çünkü Ahilik, yalnız dükkânların değil, bütün şehrin düzeniydi.
Başköşede oturan Ahi Şemseddin, önce Hacı Musa’yı, ardından Usta Nizameddin’i dinledi. Tam karar açıklanacağı sırada Salih kalabalığın arasından çıktı.
“Suç ustamın değil, benimdir!” diye haykırdı.
Herkes ona döndü.
Salih’in sesi titriyordu.
“Kusurlu derileri ustam ayırmıştı. O yokken iki tabanı ben kestim. Sipariş yetişmezse kalfa olamamaktan, para kazanamamaktan korktum. Kimsenin anlamayacağını düşündüm.”
Usta Nizameddin gözlerini kapattı. Salih başını önüne eğerek konuşmayı sürdürdü:
“Ustam bana güvenmişti. Ben yalnızca müşteriyi değil, ustamı ve bütün çarşıyı aldattım. Cezam neyse razıyım.”
Zaviyeye derin bir sessizlik yayıldı. Ahi Şemseddin yerinden kalktı. Salih’in yanına gelerek sordu:
“Pabucun tabanını ne bozdu?”
“Kusurlu deri…”
“Hayır. Derinin kusuru baştan belliydi. O pabucu bozan, kusurun gizlenmesiydi. İnsan hata edebilir; fakat hata, yalanın altına saklandığında büyür.”
Salih’in gözlerinden yaşlar süzüldü.
Ahi Şemseddin, Hacı Musa’ya dönerek bütün zararın karşılanacağını söyledi. Sonra Salih’e baktı:
“Seni çarşıdan kovmak kolaydır. Fakat Ahilik, insanı yalnız cezalandırmak için değil, yetiştirmek için vardır. Yaralanan gencin pabucunu kendi ellerinle yeniden yapacaksın. Hacı Musa’nın bütün pabuçlarını tek tek kontrol edeceksin. Aldığın parayı da emeğinle geri ödeyeceksin.”
Ardından sesini yükseltti:
“Unutma, bir ustanın mahareti elindedir; fakat değeri ahlâkındadır. El, akıldan emir alır; akıl da vicdandan…”
Toplantı sona ererken orta sandığından Hacı Musa’nın gecikme masrafları karşılandı. Yaralı gencin tedavisi için hekim çağrıldı. Usta Nizameddin’in yeni deri alabilmesi için esnaf kendi arasında para topladı. Ancak hiç kimse bunu bir lütuf gibi göstermedi. Çünkü Ahilikte düşenin elinden tutmak, iyilikten önce vazifeydi.
Salih o gün ilk kez orta sandığının ne anlama geldiğini gerçekten kavradı. Her esnaf kazancından küçük bir pay ayırıyor; o biriken para, yangına uğrayanın dükkânını kurmak, hastalananın ilacını almak, yetimin ihtiyacını karşılamak ve yolda kalana yardım etmek için kullanılıyordu. Sandıkta yalnız para değil, insanların birbirine duyduğu güven birikiyordu.
Yeni deriler gelince bütün çarşı çalışmaya başladı. Debbağlar en sağlam parçaları seçti. Saraçlar sağlam iplik gönderdi. Bakırcılar gece çalışabilmeleri için dükkâna yeni kandiller yaptı. Bacıyân topluluğundaki kadınlar keçe tabanlıklar hazırladı; yaralı gencin sargılarını değiştirdi, yolcular için sıcak çorba pişirdi.
Dokumacı Elif Hatun, Salih’in yanına bir çift yün çorap bıraktı.
“Bunları pabuçlarla birlikte ver,” dedi. “Kış yolu yalnız deriyle aşılmaz.”
Salih, ilk defa bir çift pabucun yalnız ayakkabıcı tarafından yapılmadığını anladı. O pabuca debbağın sabrı, saraçın ipliği, dokumacı kadının emeği, komşunun duası ve müşterinin güveni de karışıyordu.
Üç gün boyunca neredeyse hiç uyumadı. Yaralanan gencin pabucunu en sağlam deriden hazırladı. Her dikişini iki kez kontrol etti. Bitirdiğinde Usta Nizameddin’e uzattı.
Ustası uzun süre pabucu inceledi.
“Bu defa sağlam olmuş,” dedi.
Salih başını eğdi.
“Pabuç sağlam oldu, ustam. Fakat ben kırıldım.”
Nizameddin ilk kez gülümsedi.
“İnsan bazen kırıldığı yerden terbiye olur. Yeter ki çatlağını saklamasın.”
Hacı Musa ve adamları birkaç gün sonra yeniden yola çıktılar. Yaralanan genç, Salih’in yaptığı pabucu giyerken ona:
“Bu, öncekinden daha güzel,” dedi.
Salih ise başını salladı.
“Daha güzel değil, daha dürüst…”
Kervan uğurlandıktan sonra Salih damdaki eski pabucu indirmek istedi. Fakat Usta Nizameddin izin vermedi.
“Bir müddet orada kalsın,” dedi. “Çarşı seni ayıplamak için değil, sen unutmaman için görsün.”
Aylar geçti. Salih, kazandığı her akçenin bir kısmını Hacı Musa’nın zararını karşılamak için ayırdı. Boş zamanlarında zaviyeye gidiyor; yoksullara yemek dağıtıyor, okuma bilmeyen çıraklara hesap öğretiyor, yaşlı ustaların işlerine yardım ediyordu.
Bir gece zaviyedeki sohbet sırasında Ahi Şemseddin, gençlere şöyle seslendi:
“Ahinin eli, kapısı ve sofrası açık; gözü, dili ve beli bağlı olmalıdır. Eli açık olacak ki paylaşsın. Kapısı açık olacak ki yolda kalan içeri girebilsin. Sofrası açık olacak ki aç kimse bulunmasın. Gözü bağlı olacak ki harama bakmasın. Dili bağlı olacak ki kimseyi incitmesin. Beli bağlı olacak ki nefsine hâkim olsun.”
Salih bu sözleri dinlerken Ahiliğin yalnızca ticaret kuralı olmadığını anladı. Ahilik, insanın elini işe, gönlünü iyiliğe alıştıran bir mektepti. Şehirde farklı mesleklerden insanlar aynı ahlâkın etrafında birleşiyor; usta çırağına yalnız sanatını değil, insanlığını da öğretiyordu. Dükkânlar kazanç kapısı olduğu kadar terbiye ocağıydı.
Bahar geldiğinde çarşı meydanında büyük bir tören düzenlendi. Çıraklığını tamamlayanlar kalfalığa yükselecekti. Salih, kendisinin törene alınmayacağını düşünüyordu. Çünkü yaptığı hatanın üzerinden henüz bir yıl bile geçmemişti.
Adı okunduğunda şaşkınlıkla ayağa kalktı.
Usta Nizameddin onu meydanın ortasına getirdi. Ahi Şemseddin, Salih’in beline peştamal bağlamadan önce sordu:
“Doğru tartacak mısın?”
“Doğru tartacağım.”
“Kusurlu malı gizleyecek misin?”
“Gizlemeyeceğim.”
“Güçsüzü ezip kazancına kazanç katacak mısın?”
“Katmayacağım.”
“Kapına geleni boş çevirecek misin?”
“Çevirmeyeceğim.”
“Sanatını senden sonra gelenlere öğretecek misin?”
“Öğreteceğim.”
Ahi Şemseddin peştamalı Salih’in beline bağladı.
“Öyleyse bil ki bugün yalnız kalfa olmadın. Bir şehrin güvenini taşımaya talip oldun.”
Kalabalığın arasındaki annesi ağlıyordu. Kız kardeşi Meryem, sevinçle ellerini çırpıyordu. Salih ise dönüp Usta Nizameddin’e baktı. Ustasının yüzünde, bir babanın gururuna benzeyen sessiz bir tebessüm vardı.
Aradan uzun yıllar geçti.
Kırşehir’in sokakları değişti. Bazı dükkânlar kapandı, yerlerine yenileri açıldı. Eski ustalar birer birer bu dünyadan göçtü. Kervanların taşıdığı mallar, şehirlerin biçimi, insanların giydiği elbiseler değişti. Fakat çarşının ortasındaki küçük ayakkabıcı dükkânı varlığını sürdürdü.
Kapısının üzerinde şu levha asılıydı:
“Usta Salih — Pabuççu”
Salih artık saçlarına ak düşmüş, sözü dinlenen bir ustaydı. Yanında yetiştirdiği her çırağa ilk gün bir deri parçası uzatır ve sorardı:
“Bundan ne görüyorsun?”
Çıraklar genellikle aynı cevabı verirdi:
“Bir çift pabuç, ustam.”
Salih de duvarda asılı duran, yıllar önce tabanı parçalanmış eski pabucu gösterirdi.
“İyi bak,” derdi. “Onun içinde yalnız deri yoktur. Bir ustanın şerefi, müşterinin güveni, yetimin ekmeği ve bütün bir çarşının huzuru vardır. Attığın her dikiş, ya bunları birbirine bağlar ya da hepsini birden söker.”
Sonra çırağını dükkânın kapısına götürür, karşılarındaki çarşıyı gösterirdi. Demirciler, bakırcılar, dokumacılar, saraçlar, çiftçiler… Herkes çalışır; fakat hiç kimse yalnız kendisi için çalışmazdı.
“Şu gördüğün çarşının taşları harçla tutturulmuştur,” derdi Salih. “Fakat çarşının kendisini ayakta tutan harç değildir. Güvendir.”
Akşam olduğunda esnaf dükkânlarını kapatır, çıraklar sokakları süpürür, zaviyenin kazanlarında yoksullar için çorba kaynardı. Şehrin üzerinde ekmek, deri, demir ve odun kokuları birbirine karışırdı.
Kırşehir’i uzaktan görenler, karşılarında surlarla çevrili bir şehir bulunduğunu sanırlardı. Oysa şehri asıl koruyan surlar değildi. Bir ustanın ayıplı malı satmaktan duyduğu utanç, bir komşunun diğerinin derdiyle dertlenmesi, bir çırağın elinden tutulması, bir yolcuya açılan kapı ve bölüşülen bir somun ekmekti.
İşte Ahilik, o görünmez surun adıydı.
Ve çarşının kalbi, insanlar birbirine güvendiği müddetçe atmaya devam edecekti.
Mesut Hekimhan
Eğitimci Yazar






