Dünya hiç olmadığı kadar hızlı dönüyor, insan ise bu hızın içinde en çok kendi izini kaybediyor. Dün yürüdüğü çamurlu yolları, aşmak için geceyi gündüze kattığı engelleri ve kendisine el uzatanları çabuk unutuyor insanoğlu. Birkaç basamak tırmanınca, bastığı merdiveni itmeyi başarı sayan; bir mevkii, bir imkan ya da bir alkışla köklerini maziye gömmeye çalışan koca bir kalabalık var etrafımızda.
Oysa hayat, kökleriyle bağını koparan ağaçları ayakta tutmaz; ilk rüzgarda devirir.
Bugün "başarı" veya "özgürlük" adı altında sunulan şey çoğu zaman bir hafıza kaybından ibaret. Geçmişini, geldiği toprağı, çocukluğunun mütevazı sofralarını ve omzundaki alın terini unutanlar; ulaştıkları yeri bir varış noktası sanıyor. Oysa nereden geldiğini unutan bir insan, haritasını kaybetmiş bir seyyah gibidir. Nereye bastığını bilmeyen, nereye varacağını da kestiremez. Yönünü başkalarının rüzgarına göre belirler, savrulur ama adına "ilerlemek" der.
İnsan olarak tam da bu noktada durup sormak gerekiyor: Katettiğimiz mesafe bizi bizden uzaklaştırıyorsa, gerçekten ilerliyor muyuz?
Asıl mesele yükselmek değil, yükselirken irtifayı nereden aldığını unutmamaktır. Çıktığın yüksekliğin sarhoşluğuna kapılıp geldiğin yeri küçümsersen, gün gelip düştüğünde tutunacak tek bir dal bile bulamazsın. Çünkü insanı güçlü kılan, ulaştığı zirve değil; o zirveye tırmanırken hafızasında ve vicdanında taşıdığı değerlerdir.
Rotanızı kaybetmek istemiyorsanız, pusulanızı çıktığınız ilk yola ve geldiğiniz köklere göre ayarlayın. Çünkü nereden geldiğini unutanlar, ne kadar yol giderse gitsin, sadece kaybolurlar.






