Doğa bize karşı öfkeli değil; yalnızca kendi dengesini arıyor. Asıl yanılgımız, o dengenin bir parçası olduğumuzu unutup felaket kapıyı çaldığında mucizeler beklememiz.
Her büyük sarsıntıdan, yanan her ormandan ya da kayan bir dağ yamacından sonra aynı nakaratı duyarız: "Yaralarımızı saracağız." Elbette saracağız, insan olmak bunu gerektirir; fakat dürüst olalım: Felaket geçip gittikten sonra alınan hiçbir tedbir, giden tek bir canı, yok olan koca bir geçmişi geri getirmeye yetmez. Enkazın üstüne örtülen battaniye, kül olmuş bir ormana dökülen son damla su ya da çığ altında kalan bir vadinin başına dikilen uyarı levhası... Bunlar tedbir değil, sadece gecikmiş bir çaresizliğin telafisidir. Ve açıkçası, sonrasında yapılan her şey, öncesinde yapmadıklarımızın yanında acı birer teselliden ibarettir.
Kendimizi kandırmayalım: Afet anında o çok güvendiğimiz akıl, mantık ve soğukkanlılık buharlaşıp uçar. Yer altından gelen o dehşet verici uğultuyla zemin ayaklarımızın altından kaydığında, alevler evin penceresine dayandığında ya da tonlarca kar kütlesi bir çığlık gibi üzerimize indiğinde düşünecek vaktimiz olmaz. Beden sadece hayatta kalma refleksine teslim olur; mantık devreden çıkar, panik ve kör bir korku dümene geçer. İşte tam da bu yüzden, afetin tam ortasında doğru kararlar almayı ummak saflıktır. Bizi kurtaracak olan şey o saniyelerdeki aklımız değil, aklımız başımızdayken aldığımız önlemlerdir.
Deprem gelmeden önce o binanın harcına, kolonuna, zeminine bakmak zorundayız. Çürük bir yapının içinde "doğru pozisyonu" aramak yerine, sağlam bir çatının altında huzurla uyuyabilmeyi dert edinmeliyiz. Evdeki o ağır dolabı duvara sabitlemek gibi birkaç dakikalık bir zahmet, sarsıntı anında hayatla ölüm arasındaki o ince çizgiyi çizer.
Erozyon ve heyelan da öyle sessizce, birdenbire gelmez aslında; biz dağın eteklerini kazırken, ağaçları kökünden sökerken bağıra bağıra gelir. Yamaçlara dikmediğimiz her fidan, suyun yolunu açmadığımız her istinat duvarı, gün gelir üzerimize çöken bir balçığa dönüşür. Çığ tehlikesi olan bir vadiye plansızca kondurulan yapılar, doğanın kış uykusunu hiçe saymaktır. Bir orman yangını başlamadan önce çevreye atılan cam kırıklarını toplamamak, yerleşim yerleriyle orman arasına koruma şeritleri çekmemek, rüzgârın alevleri evimize taşımasına kendi elimizle davetiye çıkarmaktır.
Doğal afetler bir ceza değil, doğanın kaçınılmaz nefes alışverişleridir. Bizler o nefesin önünde duramayız ama rüzgârına göre yelken açmayı öğrenebiliriz. Akıl, sarsıntı bittikten sonra dövünmek için değil; henüz yer kıpırdamamış, yaprak kımıldamamışken harekete geçmek içindir. Hayatımızı kurtaracak olan şey kriz anındaki kahramanlıklarımız değil, sıradan günlerde gösterdiğimiz sorumluluktur.
Unutmaya meyilliyiz, en büyük zaafımız bu. Birkaç sakin ay, birkaç telaşsız yıl geçince felaketlerin bizden çok uzakta, başka coğrafyaların kaderi olduğunu sanıyoruz. Oysa gerçek şu ki; doğal afetler bize bir sonraki nefesimiz kadar yakın. Yerin kilometrelerce altındaki o kırık hatlar ya da dağın tepesinde biriken kar kütlesi bizim takvimlerimize, telaşlarımıza aldırmıyor. Bir fincan kahveyi masaya koyduğumuz an ile o masanın üzerimize yıkılması arasında sadece birkaç saniye var.
Peki, bu kadar yakın bir tehditle nasıl yaşanır? Ankara’da,Brüksel’de ya da süslü toplantı salonlarında oturanların, masa başında hazırladığı steril planlarla değil.
Neyin yıkılacağını, selin nereden taşıp ocağı söndüreceğini, heyelanın hangi yamacı alıp götüreceğini en iyi o toprağın tozunu yutanlar bilir. Tedbirlerin omurgasını, o sokakta yürüyen, o dağın eteğinde koyun güden, sarsıntıyı ciğerinde hisseden insanlar belirlemeli. Karadeniz’in bir vadisindeki taşkın riskini oradaki köylüden, bir fay hattının üstündeki mahallenin çıkmaz sokaklarını oranın sakininden daha iyi kim bilebilir? Sahadaki insanın sezgisi ve tecrübesi kurala dönüşmeli; yetkililerin görevi ise bu hayati talepleri bürokrasiye kurban etmeden, hızla ve tavizsiz uygulamak olmalıdır. Masa başı teoriler değil, doğrudan canı yananın aklı yön göstermeli.
İşte tam bu noktada gözümüzü Japonya’ya çevirmek gerek. Onlar doğayla kavga etmeyi, depremi "alt etmeyi" çoktan bıraktılar. Bir ada dolusu insan, yerin her an sallanabileceğini kabullendi ve hayatını buna göre dizayn etti. Bir Japon için 7 büyüklüğünde bir sarsıntı, panikle camdan atlanacak bir kıyamet değil; sağlam temellerin üzerinde birkaç dakika beşik gibi sallanıp ardından işine devam edeceği sıradan bir doğa olayıdır. Bunu kahramanlıkla değil; milim sapmayan bir disiplinle, akıl almaz bir organizasyon hızıyla ve sarsıntıya boyun eğmeyen sağlam altyapılarla başardılar. Orada afet bir şok değil, hayatın doğal bir ritmidir.
Bizim de artık bu gerçeği içselleştirmemiz gerekiyor. Korkuyla felç olmak yerine, afeti yaşamın kaçınılmaz bir parçası olarak kabul edip onunla yaşamayı bir refleks haline getirmeliyiz. Sağlam binalar, birbirine anında kenetlenen yerel organizasyonlar ve ödünsüz kurallar... Doğanın nefesini ensemizde hissederken gevşemeye hakkımız yok. Çünkü doğa şaka yapmaz, unutmaz ve sırası geldiğinde asla affetmez; bizi ayakta tutacak tek şey, onun ritmine uyum sağlayacak kadar sağlam ve hazırlıklı olmaktır.






