Denizin Altındaki Hilal
Sesli Okuma

“Abdülhamid Han’ın Gizli Çelik Balıkları”
Şimdi rotamızı 19. yüzyılın sonuna, Osmanlı donanmasının ve mühendisliğinin o en gizemli, en vizyoner hamlesine çeviriyoruz.
Sultan II. Abdülhamid döneminin tahta masalarından Taşkızak Tersanesi’nin dalgalı sularına uzanan, dünya tarihini değiştiren o muazzam hikaye:
BÖLÜM 1: Yıldız Sarayı’ndaki Gece Yarısı ve Bir Mühendisin Çizimleri
1886 yılının serin bir İstanbul gecesinde, Yıldız Sarayı’nın en korunaklı odasında, Sultan II. Abdülhamid Han masasının üzerindeki İngilizce yazılmış raporları inceliyordu. Sultan’ın gözleri, Paris ve Londra’dan gelen istihbarat jurnallerindeydi. Akdeniz’de güç dengeleri değişiyor, Rusya ve Yunanistan donanmalarını modern zırhlılarla güçlendiriyordu. Osmanlı donanması ise Sultan Abdülaziz döneminin ihtişamından uzak, Haliç’in durgun sularında adeta birer demir yığını gibi uyuyordu. Sultan, imparatorluğun bekası için denizde mutlak bir "asimetrik güç" yaratması gerektiğini biliyordu.
Tam o sırada, sarayın mabeyncisi içeri girerek İngiliz mühendis ve mucit George William Garrett’ın gizli projesinin detaylarını sundu. Garrett, suyun altından gidebilen, fark edilmeden düşman zırhlılarını batırabilecek bir "deniz altı gemisi" tasarlamıştı. İngiliz Bahriye Nezareti bu projeyi "delilik ve masraf" olarak nitelendirip reddetmişti. Ancak Abdülhamid Han, bu projede geleceğin savaş stratejisini gördü.
"Hemen telgraf çekilsin," dedi Sultan, sesindeki o meşhur ve temkinli kararlılıkla. "Mühendis Garrett İstanbul’a davet edilsin. İngiltere’deki Nordenfelt firmasıyla anlaşma yapılsın. Bu çelik balıklar ne pahasına olursa olsun payitahta gelecek. Ama bir şartla: Montajı ve denemeleri bizim tersanemizde, bizim mühendislerimizin eliyle yapılacak."
Bu emir, dünya askeri tarihinde sessiz ama devrimsel bir yarışın fitilini ateşlemişti. Osmanlı, henüz Avrupa devletlerinin cesaret edemediği bir teknolojiye gözünü dikmişti.
BÖLÜM 2: Taşkızak’ta Kıvılcımlar ve Parçalanmış Çelik
1887 yılının baharında, Haliç’teki Taşkızak Tersanesi tarihinin en hummalı ve en gizli günlerini yaşıyordu. İngiltere’den devasa sandıklar içinde, parça parça getirilen çelik levhalar, buhar kazanları ve borular tersane rıhtımına indirildi. Projenin başında mucit Garrett ve Osmanlı donanmasının en parlak zekalarından biri olan Miralay (Albay) İbrahim Bey duruyordu.
Tersanenin içi bir demirci ocağı gibi yanıyordu. Türk işçileri ve mühendisleri, o güne kadar hiç görmedikleri bu silindirik yapıyı bir araya getirmek için geceyi gündüze katıyorlardı. 30 metre uzunluğunda, sadece 3.5 metre genişliğindeki bu çelik silindir, bittiğinde denizin dibine dalacaktı.
Miralay İbrahim Bey, elindeki kumpasla çelik levhaların perçinlerini tek tek kontrol ederken Garrett’a döndü:
"Mister Garrett," dedi, alnındaki teri silerek. "Bu geminin içine koyacağımız buhar kazanı suyun altında nasıl ateşlenecek? Hava bittiğinde bu adamlar içeride nasıl nefes alacak?"
Garrett, Türk mühendisin bu keskin teknik zekasına hayranlıkla baktı: "İşte projenin sırrı burada, Miralay. Su üstündeyken kazanda biriken yüksek basınçlı buhar, suyun altına indiğimizde motoru döndürmeye devam edecek. Nefes işine gelince... Sadece birkaç saatimiz olacak. Bu bir ölüm kalım kumarı."
Aylar süren çalışmanın ardından, çelik gövdenin üzerine pirinç harflerle o isim çakıldı: ‘ABDÜLHAMİD’. Hemen arkasından inşa edilen ikinci denizaltıya ise ‘ABDÜLMECİD’ adı verilecekti. İstanbul, dünyanın ilk operasyonel denizaltı filosuna ev sahipliği yapmaya hazırdı.
BÖLÜM 3: Haliç’te İlk Dalış ve Payitahtın Şaşkınlığı
6 Eylül 1887... İstanbul halkı, Sarayburnu ve Haliç kıyılarına dökülmüştü. Yabancı elçiler, İngiliz ve Rus askeri ataşeleri, gözlerinde inanmayan, hatta alaycı bakışlarla Taşkızak rıhtımını izliyorlardı. Batı basını, "Türklerin bu oyuncakla boğulacağını" yazmıştı.
Denizaltının küçük kapağından içeri giren mürettebatın başında Miralay İbrahim Bey vardı. İçerisi dar, karanlık ve sıcak bir fırın gibiydi. Makinistler kömür kokusunun ve buharın arasında yerlerini aldılar. Kaptan köşkünde ise Garrett duruyordu.
"Bismillah..." dedi İbrahim Bey, vanaları açma emrini verirken.
Sarnıçlara dolan suların sesiyle birlikte, Abdülhamid denizaltısı yavaşça batmaya başladı. Önce çelik gövdesi, ardından küçük kulesi ve en son üzerindeki şanlı hilalli Osmanlı sancağı suların altında kayboldu. Kıyıda devasa bir sessizlik oldu. Dakikalar geçiyor, deniz yüzeyinde sadece birkaç hava kabarcığı yükseliyordu. Yabancı ataşeler kronometrelerine bakıp birbirlerine gülümsüyorlardı; onlara göre Türkler denizin dibine gömülmüştü.
Tam 20 dakika sonra, suların içinden devasa bir çelik balık gibi fırlayan ‘Abdülhamid’, Haliç’in sularını yararak yüzeye çıktı. Kapağı açıldı, Miralay İbrahim Bey elindeki Türk bayrağını kuleye diktiğinde kıyıdan yükselen "Yaşasın padişahım!" sesleri Galata Kulesi’nde yankılandı. Osmanlı, imkansızı başarmıştı.
BÖLÜM 4: İzmit Körfezi’nde Dehşet: Dünya Tarihinin İlk Torpidosu
Ancak Sultan Abdülhamid için sadece suyun altına dalıp çıkmak yetmezdi. Bir denizaltının gerçek bir silah olabilmesi için düşmanı imha etmesi gerekiyordu. O güne kadar dünyada hiçbir denizaltı, suyun altından bir torpido fırlatıp hedefi vurabilmiş değildi. Deneme alanı olarak gözlerden uzak olan İzmit Körfezi seçildi.
Körfezin ortasına eski bir ahşap hedef gemisi demirlendi. ‘Abdülhamid’ denizaltısı, suyun sadece birkaç metre altında, periskobunu bile çıkarmadan hedefe doğru ilerliyordu. İçerideki hararet 40 dereceyi bulmuştu. Mürettebat nefes almakta zorlanıyor, gaz lambasının ışığı oksijensizlikten titriyordu.
"Hedef sancak yönünde, mesafe 400 metre!" diye bağırdı İbrahim Bey.
"Torpido tüpünü hazırlayın!" emri verildi. Ön kısımdaki Whitehead marka torpido, çelik borunun içine sürüldü. Bu, dünya askeri tarihi için bir kırılma anıydı. Eğer başarılı olurlarsa, deniz savaşlarının kuralları sonsuza dek değişecekti.
"Ateş!"
Denizaltı, sıkıştırılmış havanın gücüyle sarsıldı. Torpido, çelik tüpten fırlayıp suyun altında beyaz bir köpük çizgisi bırakarak hedefe doğru koştu. Birkaç saniye süren o ölümcül sessizliği, körfezi inleten devasa bir patlama sesi böldü. Hedef gemisi tam ortasından ikiye ayrılarak saniyeler içinde sulara gömüldü.
Abdülhamid denizaltısı, su altından torpido fırlatarak bir gemiyi batıran ilk denizaltı olarak dünya tarihine altın harflerle yazılmıştı. İzmit kıyısındaki İngiliz ve Rus gözlemciler, dehşet içinde birbirlerine baktılar. Osmanlı, elindeki bu gizli silahla tüm Akdeniz donanmalarını tek gecede yok edebilirdi.
BÖLÜM 5: Çarkların Arasındaki Korku ve Haliç’in Prangası
Bu muazzam başarı, batı başkentlerinde büyük bir panik yarattı. İngiliz istihbaratı, Osmanlı’nın bu teknolojiyi geliştirmemesi için hemen devreye girdi. Diğer yandan, Osmanlı bürokrasisinin ve saray çevrelerinin içindeki o meşhur "muhafazakar korku" çarkları dönmeye başlamıştı.
Bazı paşalar, Sultan’ın huzuruna çıkarak: "Hünkarım," dediler. "Bu gemiler tekinsizdir. Suyun altından giden gemi mürettebatı her an gözden kaybolup saraya karşı bir suikast tertipleyebilir. Üstelik buhar kazanları çok tehlikelidir, patlarsa tersaneyi havaya uçurur."
Abdülhamid Han, dış baskılar, bütçenin iflasın eşiğinde olması ve içerideki bu bürokratik korkular arasında sıkışıp kalmıştı. Denizaltıların bakımı, o dönemin ilkel teknolojisiyle muazzam bir maliyet gerektiriyordu. Pistonlar paslanıyor, bataryalar ve buhar sistemleri sürekli arıza çıkarıyordu.
Nihayetinde, o askeri deha ve teknolojik vizyon, imparatorluğun hantal bürokrasisine mağlup oldu. ‘Abdülhamid’ ve ‘Abdülmecid’ denizaltıları, yeni bir deneme bahanesiyle Haliç’e çekildi ve rıhtıma bağlandı. Üzerlerine çekilen brandaların altında, çarkları paslanmaya, gövdeleri çürümeye terk edildi. Dünyaya öncülük eden bu teknoloji, kendi evinde yalnızlığa mahkum edilmişti.
BÖLÜM 6: Paslı Mirastan Modern Çağa
Yıllar geçti, I. Dünya Savaşı başladığında Osmanlı Devleti, kendi sularında Alman denizaltılarından yardım beklemek zorunda kaldı. Haliç’in çamurlu sularına gömülen ‘Abdülhamid’ ve “Abdülmecid”’in paslı gövdelerine bakan yaşlı tersane işçileri, 1887’deki o şanlı günü hatırlayıp iç geçiriyorlardı.
Ancak o çelik balıklar boşuna yapılmamıştı. Türk mühendislerinin ve denizcilerinin o dönem kazandığı tecrübe, cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte küllerinden yeniden doğacaktı. Türkiye Cumhuriyeti, donanmasını kurarken ilk iş olarak yine o sularda modern denizaltı filolarının temelini attı.
Sultan II. Abdülhamid’in vizyonu, Miralay İbrahim’in çeliğe hükmeden azmi ve Türk işçisinin alın teriyle yazılan bu hikaye, sadece teknik bir deneme değildi. O, bir imparatorluğun en zor, en karanlık günlerinde bile bilimin ve teknolojinin en uç noktasına dokunabileceğini; Türk denizciliğinin denizin altındaki hilali parlatmak için canını dişine takmaktan asla geri durmayacağını gösteren, hüzünlü ama bir o kadar da mağrur bir mühendislik destanı olarak tarihteki yerini korudu.
Mesut Hekimhan
Eğitimci Yazar
Bunu da oku

St. Louis Cehennemi "tarihin En Absürt Koşusu"
Eğitimci Yazar Mesut Hekimhan'ın kaleminden "ST. LOUİS CEHENNEMİ "Tarihin En Absürt Koşusu" Hayatın Engelsiz Tarafı www.hayattan.net’te
Mesut Hekimhan · 10.08.2026

Gölgelerin Ordusu
Eğitimci Yazar Mesut Hekimhan'ın kaleminden "GÖLGELERİN ORDUSU" Hayatın Engelsiz Tarafı www.hayattan.net’te
Mesut Hekimhan · 27.07.2026

İnsani Guguk Kuşları
Eğitimci Yazar Fethi Ahmet Öner’in kaleminden”İNSANİ GUGUK KUŞLARI” Hayatın Engelsiz Tarafı www.hayattan.net ‘te
Fethi Ahmet Öner · 18.08.2026
Okur Geri Bildirimi
Bu yazı işinize yaradı mı?
Kısa geri bildiriminiz editoryal yönü güçlendirir ve benzer içerikleri daha görünür kılmamıza yardımcı olur.
Bülten
Yeni yazılarımızdan haberdar olmak için abone olun.





